Want to Partnership with me? Book A Call

Popular Posts

No Posts Found!

Dream Life in Paris

Questions explained agreeable preferred strangers too him her son. Set put shyness offices his females him distant.

Categories

    Edit Template

    Yarın Gazetesi

    Dr. Kadir Dadan Yarın gazetesinde bir dönem düzenli olarak makale yazmıştır. Güncel olanlara https://yarinhaber.net/anasayfa/yazar/15 adresinden, eski makalelere de aşağıdaki başlıklardan erişebilirsiniz. 

    Bu ilk yazı ile başlayarak bundan sonra her hafta sizlerle birlikte olacağız. Yazılarımızda güncel olayları, kavramları ve yaşam mücadelelerini ele alacağız. Çoğul konuşuyorum, çünkü sizler de görüş ve önerilerinizle, paylaşacağınız sözlerinizle bu köşenin bir parçası olabilirsiniz.
    Neden “Midas’ın Altınları”? 30 yıl önce lise son sınıfta herkes harıl harıl üniversite giriş sınavına hazırlanırken, bendeniz de İngilizce öğretmenim Tamer Çallıoğlu’nun seçimi ile bir tiyatro oyununda rol almış, heyecanla sadece rolünü değil hemen bütün eseri ezberlemiş, bu yüzden de arkadaşlar arasında artık kendi adıyla değil, canlandırdığı karakter ile çağrılır olmuştum. Oyun, Güngör Dilmen’in oyunu “Midas’ın Altınları”, canlandırdığım karakter de Kral Midas’tı.
    Bilmeyenler için yine kısaca özetlemek gerekirse, Midas’ın Altınları, Güngör Dilmen’in Anadolu-Yunan mitolojik efsanelerinden esinlenerek kaleme aldığı üç oyundan birisidir. Diğerleri, en bilineni ve Ferit Tüzün tarafından operası yazılan “Midas’ın Kulakları” ve “Midas’ın Kördüğümü”dür.
    Güngör Dilmen, Midas üçlemesinde, güçleri, tutkuları ve kibirleri ile hareket edenlerin yanılgılarını, pişmanlıklarını anlatır. Halkın, emeğin, yurdun, doğanın, şenliğin değerlerine işaret eder.
    “Midas’ın Altınları”nda, altına tutkuyla bağlanan, gücü ve zenginliği altınla eşdeğer gören, dokunduğu her şeyi altına dönüştürmeyi, Frigya’ya altın çağı getirmeyi hayal eden, bu uğurda kendi kızını feda edebilen bir kralın dramı yansıtılır.
    Şarap ve Oyun tanrısı Dionysos’tan bu gücü elde eden Midas, dokunduğu her şeyi altına dönüştürür. Kızını da altına dönüştüren bireysel yıkımının yanı sıra, yurttaşlarının eşyalarını da altına dönüştürerek toplumsal bir yıkıma da neden olur. Herkes yığınlarla altına sahip olur ve çalışmayı terk eder, üretim durur ve kaos başlar, hırsızlar bile altın değil ekmek peşine düşer. 
    Bugün 21.yüzyılda insanlık, güç ve zenginlik için yaşamı yok eden anlayışa teslim olmuş durumda. Her yer Kral Midas dolu ve eğer gidişatın farkına varmazsak, onarılamaz bir yıkım ile karşı karşıya kalacağız.
    Biz de köşemizde bu yıkıma karşı doğanın ve emeğin sözcülüğünü yapmaya, doğru bildiğimizi her koşulda ifade etmeye, kendimizle barışık olmaya, kendimizi gerçekleştirmeye çalışacağız.
    Üç iç bölümümüz olacak;  Kybele Sunağı, Sart Çayı ve Gordion Sazlığı.
    “Kybele Sunağı” bölümünde olumlu işler yapan birey ve kurumları anacağız, Anadolu’nun bereket tanrısına şükranlarımızı sunacağız. “Sart Çayı” bölümünde yıkanıp arınılması gerekenleri ifade edeceğiz. “Gordion Sazlığı” bölümünde de, gözden kaçan ya da kaçırılanları fısıldayacağız. Haftaya görüşmek üzere…
    Kadir Dadan
    dadankadir@yahoo.com
    Kibele Sunağı
    Gürleyik köyü, Bahattin Coşkun ve Değirmencilik: Eskişehir ili, Mihalıççık ilçesindedir. Yetmişine merdiven dayamış hem de yedi göbek bir değirmencidir. Bir yatay akslı su değirmenini inşa edebilir, onarabilir. Halen çalıştırdığı değirmeninin suyu, boru tipi HES yapılarak gasp edilmeye kalkınca, köylüsü ile birlikte baş kaldırmıştır. Buğday ve fasulye tarımı yaparlar. Haziran sonu, temmuz başında ekolojik mimari açısından insanlığa bir miras sayılacak köyünde şenlik yapılır. Değirmenler, hem suyun nasıl kullanılacağına dair örnektirler, hem de kendi buğdayınızı, ununuzu ve ekmeğini üreteceğiniz ekolojik bir kırsal yaşam için elzemdirler. Yaşasın değirmenler, değirmenciler ve Gürleyik!
    Sart Çayı
    Avrupa Yeşilleri: 2004’ten bu yana Erdoğan ve AKP’ye verdikleri koşulsuz destekle, hem Türkiye’nin ve Avrupa’nın geleceğini ateşe attılar, hem de Türkiye’deki yeşil hareketin gelişmesini durdurdular. Şimdi hala hizmet hareketine sarılarak ılımlı İslam anlayışına destek veriyorlar. Kasım ayı başında İstanbul’da konsey toplantıları varmış. Kendilerini Koza altın şirketi tarafından yapılan Bergama altın karşıtı mücadelenin simgelerinden Bayram Kuzu’nun mezarını ziyaret etmeye ve yaptıklarıyla yüzleşmeye davet ediyorum.  
    Gordion Sazlığı
    Zeytin Sineğine Karşı Uçaksız İlaçlama: Edremit körfezinde uçakla “organik” ilaçlama yapılınca herkes ayağa kalktı. Bu uçaklar benzetmek gerekirse Midas’ın halk görmesin diye kulaklarını gizlediği janjanlı kukuletasıdır. Devasa büyüklükte süre giden yerden ilaçlama ise kulaklarının ta kendisidir. “Midas’ın kukuletasına bakın” mı diyelim, yoksa “Midas’ın kulakları, eşek kulakları” mı?
    Birçok yerde anlatırım. Başka bir gıda mümkün girişimi çerçevesinde buğday öğütmek için Gönen’in Gaybular köyüne gitmiştik. Buradaki hala çalışan su değirmeni, ekolojik yaşam için bize umut vermişti. Köyün halini hatırını sorarken, birçok köy gibi giderek boşaldığını, gençlerin köyü terk ettiğini öğrendiğimizde, “neden?” diye sorduk. Değirmencinin kızı Nuriye Çavuşoğlu, çarpıcı bir yanıt verdi: “Aleme köle olmaya gidiyorlar!”
    Biraz sitem içeren bu söz aslında kendisinin neden köyde kaldığını ortaya koyuyordu: kimseye köle olmamak!  Tek kelime ile özgürlük… Bu diyalog sonrası özgürlük kavramı üzerinde daha fazla durmanın gereği ortaya çıktı.
    Günümüz kapitalist dünyasına genel olarak baktığınızda özgürlük, kent yaşamı ve hareket edebilme ile eşdeğer görülür. Modern zamanların medyası da sürekli bunu öne çıkarır. Kentlerde yaşamak, bir yandan üstünlük, bir yandan da özgürlük temalarıyla olumlanır. Nerede yaşadığınız, nasıl yaşadığınızın ve kimin için çalıştığınızın önüne geçer.
    21.yüzyılın özgürlüğü, herhangi bir mekana ve sınırlamaya bağlı kalmadan dünya üzerinde insanların akışkan hale geldiği, sayısız haklara sahip olduğunuz, ama bu hakları yaşayabilmek için 65 yaşınıza kadar emeğinizi satmak zorunda bırakıldığınız bir yaşama karşılık gelir. Özgürlüğünüzün sınırlarını, pazarın emrine sunabildiğiniz emeğinizin niteliği ve sürekliliği belirler. Emeğinizi satmadan özgür kalabileceğiniz büyüklükte mülkiyet edinmeniz ya ömrünüzü alır ya da önceki nesillerin gasp, hırsızlık ve zorbalığının size bir lütfüdür. Emeğini satarak yaşamını sürdürebilenlerin ruhsal bunalımlarının kökünde, kendi tercihlerinin yön veremediği bu zorunlu çalışma durumu yatar. İnsan giderek kendine yabancılaşır ve makineye dönüşür.
    Öte yandan mülksüzleştirme ve toprağından(ve yaşadığı yerden) koparılma, emeğin ucuzlaması ve sermaye birikiminin gerçekleşebilmesi için ön koşuldur. Bu kimi zaman daha iyi bir yaşam hayaliyle gönüllü olarak, kimi zaman da zor kullanılarak gerçekleşir. Bugün tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yatırım, gelişme, zenginleşme bahane edilerek, kırsal alan sermaye genişlemesine açılmaktadır. Endüstriyel yapılar kırsal alanı işgal ederek, emeği insani ölçeğin dışına çıkarmakta ve pazarın emrine sokmaktadır. Köylüler bir yandan madenlerde, fabrikalarda, enerji santrallerinde işçileştirilirken, öte yandan gübre, tohum ve ilaç şirketlerinin yönlendirmesinde kendi tarlasında çiftçi köle haline gelmektedir. Bu süreçte doğa ile teması kalan son insanlar da doğaya yabancılaşmakta ve toprağı bir makine olarak görmeye başlamaktadır.
    Oysa toprak, üzerinde barındırdığı canlılar ile bir bütündür ve bu nedenle kendisi de bir canlıdır. Üstelik karmaşık ama kararlı döngüleri nedeniyle birbirine bağımlıdır, makineleştiği ölçüde kararlılığını ve canlılığını yitirecektir. Özellikle gökdelenler başta olmak üzere çok katlı yapıların hüküm sürdüğü metropoller ve genel olarak kentler, makineleşmenin yanı sıra betonlaşma ve asfaltlaşmanın da hüküm sürdüğü, hidrokarbonların kıtlığa girmesi ile yıkıma uğrayacak ekolojik olarak sürdürülemez yerleşimlerdir.   
    Bu noktada her canlı gibi insanın da bir yaşam alanına ve bu alanda yaşamını sürdürmek için diğer canlılara gereksinim duyduğunun altını çizmek gerek. Özellikle gıda temini, her canlı gibi insan için de, gündüz gözüyle yürüyerek hareket edebileceği bir alandan karşılandığında sürdürülebilirdir. Bugün birçok çalışma, birkaç yüz metrekarelik bir toprak parçasında bile, insanın günlük temel gıda gereksinimlerinin çoğunun karşılanabileceğini göstermiştir.
    Üstelik gıda temini emeğini satanların giderlerinin ana kalemini oluşturur. Gelir düştükçe yani asgari ücret düzeylerinde gıda harcamalarının yüzdesi artar. Gıda temini için çalışmak zorunda kalmamak, özgürlüğün temel adımıdır.
    Geçmişin kentleri, toprağa sadece bir peyzaj düzenlemesi olarak bakmayan, meyve-sebze bahçeli evlerle var olan, komşuluğun ve paylaşımın öne çıktığı, mahalle bostanları gibi örneklerle doludur. Günümüz kentlerinde bile, kent bahçeleri ile bostan geleneği sürdürülmeye çalışılır. Herkesin gereksinimlerini karşılayabileceği, insani ölçekte işleyebileceği bir büyüklükte toprak mülkiyetine sahip olduğu kırsal alan örneklerini de hatırlamak gerekir.
    Böyle bakıldığında farkına varılır ki, toprak her insan için bir haktır ve özgürlük o toprak parçası ve etrafındaki komşular ile kurulacak ilişkinin üzerinde yükselecektir. Toprağına ve komşularına bakan, onların kendisini ve kendisinin de onları besler hale getiren insan, yaşama daha güçlü tutunacak ve çevresini güzelleştirerek öncelikle kendi dünyasını, daha sonra da tüm dünyayı değiştirecektir.
    Kendi gereksinimlerini çevresinden karşıladıkça pazara bağımlılığı azalacak, tüketimini sınırladığı için sermaye birikimi ve emeğini satmadığı için sömürü gerileyecek, emek değerlenecek, kırılganlaşan doğa yeniden kararlı ve insanlık daha özgür hale gelecektir.
    Bu anlamda el toprağa değmeden, yaşadığın mahalde mücadele vermeden özgürlükten bahsetmek, tarlada izi olmadan harmanda yüz beklemek demektir.
    Kadir Dadan
    10 Ekim 2014
    Yıl 2009. Yerel seçimlere il genel meclisi için bir yeşil ve sol bağımsız aday ile katılıyoruz. Köy ziyaretleri kapsamında Paşalimanı Adası Harmanlı köyünde dostumuz Hamdi Övsene ile köy kahvesinde oturduk 5-10 kişiyi topladık seçim çalışması yapıyoruz. Epey bir zaman anlattık adayımızı, kendimizi. Daha sonra köylülerden Osman Tuna dedi ki, “söze başladınız başlayalı demokrasi diyorsunuz, alıyorsunuz demokrasi, veriyorsunuz demokrasi.  Şimdi siz gideceksiniz ve Hamdi diyecek ki bunlara oy verin. Biz hanımlara diyeceğiz ki buna oy ver. Oy vermek için bir işarete bakıyorsak, bunun nesi demokrasi?”
    Gerçekten demokrasinin sağlıklı olarak işleyebilmesi için, herkesin durumu kavrama ve özgür iradesiyle kararını verebilme yetkinliğinde olması gerekir. Bu çoğu zaman mümkün değildir. Sosyal ve ekonomik sorunlar, bilgiye erişimi ve özgürce davranmayı kısıtlar. Ancak böyle olması, sizin durumu kabullenip siyasetinizi güç odakları üzerinden kurmanızı değil, bu kısıtlılıkları ortadan kaldıracak çabaları benimsemenizi, ilişki kurduğunuz her kişiye özgür birey olduğunu hissettirmenizi gerektirir.
    Peki nasıl olacak bu? Öncelikle her şeyi bilen ve her şeyi kapitalizm ve emperyalizmle ilişkilendiren tavrı bir kenara bırakmamız gerekiyor. Böyle dediğimizde, diyalog kanalları baştan kapanıyor. Karşımızdaki kişinin ürettikleri ya da tükettikleri ile bilinçli ya da bilinçsiz olarak, kapitalizmin ve emperyalizmin küçük çapta bir işbirlikçisi olduğu gerçeğini göz ardı ediyoruz.
    Bir dostun dediği gibi “katile bile, “sen katilsin” denmez”.“Yarın işe gitmediğinde devrim olacak” demek yerine, “yarın patron için değil, kendin için bir şey yaptığında özgürlüğünü başlatacaksın” demek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. 
    Öte yandan dünyanın gidişatına ilişkin tüm sorumluluğu güç odaklarına atmak, değişim dinamiğini erişilmesi mümkün olmayan bir noktaya taşımak, dolayısıyla da bireyin harekete geçme isteğini daha oluşmadan yok etmek anlamına gelecektir.
    Oysa birey olabilmenin gereklerinden birisi, özgürlükleri kadar sorumluluklarının da farkına varmaktır. Böyle olduğunda kendi geleceğini belirlemede, öncelikle kendisinin bir tavır geliştirmesi gerektiğini kavrayacak ve özgür dünyaya ilk adımını atacaktır.
    Kadir Dadan – 21.10.2014
    dadankadir@yahoo.com
    Alt Bölümler
    Kibele Sunağı
    Balıkesir’deki Yaşam Dostu Gıda Grupları: Necdet Bayhan ve Nezih Gençler’in sürükleyiciliğini yaptığı, yüz yüze iletişime ve değişime dayanan, kır ve kent arasında köprüler kuran, doğal gıdanın üreticiden tüketiciye aracısız ulaşmasını sağlayan ve kendileri de gıda üretiminin bir parçası olan grupların çoğalması dileğiyle…
    Sart Çayı
    Meslek Odalarında Sınıf Siyaseti: Yasa ile kurulmuş ve sınırları belirlenmiş bir örgüt ne kadar demokratikleşebilir, ne kadar kitleselleşebilir, ne kadar sınıf siyaseti yapabilir? Kendi iş kolunda sendikalaşmayı sağlayamayan ya da sınıf sendikasını en büyük örgütlü sendika yapamayan meslek kuruluşu yönetimi sınıf siyaseti yapsa ne olur? Kaleler genelde güzel manzaralı yerlere kurulur, dağlar doğanın bağrıdır ama sınıf mücadelesi düzde verilir. Buyurun düze inmeye…
    Gordion Sazlığı
    Bir gün namlunun ucu sana da döner: Gücünü pekiştirmek, alanını genişletmek isteyen elbette savaş ister. Barış isteyen ne yapar peki? Yangın her yeri sararken, herkesin aklından “ben de bir pompalı alsam fena olmaz” geçiyor. 11 Eylül ile 12 Eylül arasında silahları susturabilen devlet ise leblebi dağıtır gibi ruhsat dağıtıyor. Akil insanların kaçının tabancası var acaba? Gezi parkı cumartesi günleri gençlerini bekliyor. “Silahsızım ve silahlar toplatılsın!” diyecek…
    Herkesin birbirini kimlik siyaseti yapmakla suçladığı, ama kendisinin de toplumsal bir kimlik etrafında siyasileşmeye çalıştığı bir dönemden geçiyoruz. Bizim neyimiz eksik diyerek yeşil siyaseti üzerine inşa edecek bir kimlik aramaktansa, bir siyasi kimlik olarak “Yeşillik” üzerinde durmak istiyorum.
    Çoğu siyasetçi, sofrada yemeklerin yanında bulunan yeşillikler gibi görür siyasetin içindeki Yeşilleri. Bir renk, farklı bir tat, bir sofra süsü olarak bakar. Bazıları daha bir incedir, besin değerinden, sindirimi kolaylaştırmasından bahseder. Ama olsa da olur, olmasa da. Elzem değildir, olsa daha iyi olur, o kadar.  Asıl olan sınıf mücadelesidir, sermaye birikimidir, milli ve ulvi değerlerin korunmasıdır. Mücadele asıl olarak bu bakışla verilir.
    Bazılarına göre ise yeşil konular siyaset üstüdür, herkes için gereklidir, tartışılması bile gereksizdir, asla siyasi malzeme konusu yapılamaz. Hukuk işletilecek, bilim insanları ve teknoloji devreye sokulacak ve sonuçta devlet gereğini yapacaktır.
    Oysa yaşam bize her iki düşünce tarzının da geçersiz olduğunu gösteriyor. Her politik konunun bir yeşil yanı var ve her yeşil konu, özünde bir siyasi tavır gerektirir. Yeşil siyasi tavır, siyasetin yaşanılan yer ve üzerinde yaşayanlarla bağıdır.  Bu siyasi tavrı bütüncül olarak geliştiremezseniz, güç odaklarının hâkimiyetine boyun eğmek zorunda kalırsınız.
    Bunu daha iyi anlamak için sahaya bakmak yeterlidir. Başta Bergama mücadelesi olmak üzere, bütüncül tavır geliştirilemeyen tüm mücadeleler, tüm haklılığına rağmen ne yazık ki başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
    Öte yandan Soma faciası da, Kobani de olup bitenler de, yalnızca sınıfsal ya da etnik bir sorun değil, özünde de yeşil bir konudur, yeşil bir siyasi tavra muhtaçtır.
    Bu tavrın nasıl geliştirileceği sorusunun yanıtı da, gökten zembille yeşillerin inişini beklemek yerine, Yeşil bir siyasi kimliğin nasıl bir şey olduğunu düşünmeye başlayarak verilebilir.
    İnsanı doğanın bir parçası olarak görerek, demokrasiye inanarak, barış için silahsızlanarak, emeğin özgürleşmesi için çabalayarak, doğanın, emeğin, barışın ve demokrasinin değerlerini birlikte harmanlayarak bu kimliğe doğru yürüyebiliriz.
    Kabul etmek gerekir ki, bugünün Türkiye’sinde her birinin benimsenmesi ayrıca zor bir tavırdır. Ama elzemdir, güneş gibi, su gibi, hava gibi…
    Sofranızdan yeşillik eksik olmasın…
    Kadir Dadan
    27 Ekim 2014
    ALT BÖLÜMLER
    Kibele Sunağı
    Mustafa Alper Ülgen ve Çanakkale Bayramiç Muratlar Yeniköy: Önceki İmeceevi ve Dutlar deneyimlerinin birikimiyle, hem kentten kıra doğru kapsamlı ve kararlı bir adım, hem de altın karşıtı mücadele için önemli bir direnç noktasının tesisi açısından önemli bulduğum ve desteklenmesi gereken bir girişimdir. “Yeni Yeşil Türkiye” bu girişimlerin üzerinde yükselecek…
    Sart Çayı
    Taban uyanıyor deyip, tavanda çalışanlar: Ne zaman birkaç siyasi hareketin üst yönetimlerini bir araya getiren bir toplantıya katılsam, “taban sorunu”  her konuşmacının dilindedir. Ama toplantıyla birlikte sanırsınız ki taban sorunu da biter. Herkes mahalleyi ya da işyerini bırakır, Türkiye’yi ya da gezegeni kurtarmaya devam eder. Ben de sormaya devam ederim; “Mahallenin gereksiz ampullerini söndüremeyen, AKP ampulünü nasıl söndürür?” Tabana gel tabana, tabana gel tabana… 
    Gordion Sazlığı
    Çevreyi kirleten magandalar mı?: Ara sıra medyayı toplayıp gösteri yaparlar; “dalgıçla denizden araba lastiği çıkarma”, “çocuklara plajda pet şişe toplatma” vb. Bilimsel bilimsel konuşup konuyu da bağlarlar; “eğitim şart!”. Peki her yeri beton ve asfalta çeviren planlamaları, kirletici endüstrileri içeren fabrikaları, çok okumuş mühendislerimiz mi, yoksa bu çevre magandaları mı yapıyor? Musluklarından su içilemeyen ve atık arıtma tesisi olmayan kentleri bu magandalar mı yönetiyor?     
    İki haftadır bizatihi dağ taş zeytin hasadı yapan biri olarak, bu hafta konumuz zeytin. Malumunuz termik santral yapılması için 6000 ağaç katledildi ve hükümet sözcüsü de “milyonlarca ağaç diktirdik, enerji için, Gemlik’in gelişmesi için bir kısmını kesebiliriz” minvalinden bir açıklama yaptı. Biz de işin içerisinden birisi olarak bazı gerçekleri dile getirelim. 
    Birinci olarak, son on yıl içinde milyonlarca(mevcut ağaçların yarısı kadar) zeytin fidanı dikildiği doğrudur. Ancak bunlar, ileri sürüldüğü gibi dağa taşa değil, daha öncesinde hububat ve tütün ekimi yapılan tarlalara ekilmiştir. Yeni ekilen bu fidanların büyük çoğunluğu Gemlik tipi sofralık zeytindir, büyük oranda daha önce zeytincilik yapılmayan bölgelere ekilmiştir ve içinde bulunduğumuz yıllarda verim çağına girmektedir. Ek olarak, yeni zeytin üretim alanları makine kullanımına uygundur ve üretim maliyetleri düşüktür. Kısaca yeni zeytin alanları piyasaya düşük maliyetli ürün verecektir.
    Öte yandan zeytin, birkaç yılda ürün veren meyve ağaçları gibi değildir. On yıl içinde verime gelir ve bütün yaşamınız zeytin olur. Bakımı ve hasadı için bir kültür geliştirmeniz, ürününüzü satmak üzere kooperatifleşmeniz gerekir. Dolayısıyla verimli bir üretim için birey olarak değil, köy olarak, hatta ilçe olarak topluca hareket etmeniz gereken özellikler içerir.
    Yüzyıllardır sofralık zeytin üretilen başta Bursa’nın ilçeleri Gemlik, Mudanya, Orhangazi olmak üzere, Erdek ve Edincik ile yağlık zeytin üretimi yapılan Balıkesir’in Edremit, Altınoluk, Burhaniye, Ayvalık ilçeleri yapılaşma ve sanayi yatırımları için sürekli olarak zeytinleri feda etmektedir. Zeytin alanları dağa taşa doğru gerilemekte, bu da makine kullanımını zorlaştırmakta, üretici için maliyetleri yükseltmektedir. Kısaca eski zeytin alanlarındaki üreticiler daha yüksek maliyetle piyasaya ürün verebilecektir.
    Bu tablo pazarda şimdiden bir hareketliliğe neden olmuştur. Özellikle sofralık zeytinde, yeni üretim bölgelerinden, başta Gemlik olmak üzere eski üretim bölgelerine doğru ürün taşınması söz konusudur. Daha çarpıcı ifade ile Gemlik’te yol kenarında satılan zeytinler, Gemlik zeytini değil büyük oranda Akhisar zeytinidir.
    Ancak bu ürünler nitelik olarak eski üretim bölgelerinin özelliklerini taşımamaktadır. Marmarabirlik de hem ürün niteliğini korumak, hem de adil olmayan ticarete kapı açmamak için üretici kooperatiflere kota uygulamaktadır.
    Yağlık zeytinde de Ege’nin yeni ekim yapılan iç bölgelerinden kıyılara doğru ürün nakli söz konusudur. Dolayısıyla zeytin fidanı ekimi için verilen hesapsız teşviklerle, zeytin ve zeytinyağı üretiminde büyük bir kaosun kapısı aralanmış, kooperatif üyesi mevcut üreticilerin gelirleri gerilerken, yeni üreticiler de simsarların elinde bekledikleri geliri elde edemez durumdadır.
    Sonuç olarak, kesilen 6000 ağaç zeytincilik sorunları konusunda buzdağının görünen yüzüdür. Önümüzdeki yıllar zeytin üreticisinin hesapsız kitapsız bu teşvikleri verenlere veryansın edeceği, belki de kendi tarlasındaki zeytin ağacını kendi eliyle keseceği günlere gebedir.
     Kadir Dadan
    dadankadir@yahoo.com
    15 Kasım 2014
    Kasım ayının sonuna yaklaştığımız şu günlerde, zeytinciliğin başat olduğu tüm güney Avrupa bölgesinde hasat sonuçları alınmaya başladı ve oldukça karanlık bir tablo ortaya çıktı: geçtiğimiz yıla göre yarıya yakın bir ürün kaybı…
    Kışın beklenenden sıcak, yazın serin geçmesi, baharın zamansız yağışları ile birleşince, mantar ve zeytin sineği hasarlarını en üst seviyeye taşıdı ve yüzyılın en berbat hasadı ile yüz yüze gelindi. Yıllardır Türkiye zeytinciliğine örnek gösterilen Avrupa ülkeleri, tüm ilaç, gübre ve makine teknolojisine, yüksek bakım standartlarına, eğitilmiş ve organize üreticilerine rağmen, bir kez daha kırılgan hale getirdiği doğanın hassas dengeleri karşısında diz çöktü.
    Geçen yıl ülkemizde zeytin sineği hasarı konusunda tarihi bir yıkım yaşayan zeytin üreticileri, bu yıl da çiçeklenme zamanı gerçekleşen aşırı yağışların yarattığı ürün kaybı ile karşı karşıya kaldı. Daha önce kamuoyu tepkisi ile vazgeçilen uçakla ilaçlamaya geri dönülmesine rağmen, zeytin sineği hasarı konusunda çarpıcı bir başarı elde edilemezken, hasat öncesi gerçekleşen ılıman yağışlar mantara bağlı sap hasarını artırdı.
    Bundan 40 yıl öncesinde de zeytincilik yapanlar, geçen süre içerisinde giderek daha az emek ve daha fazla ilaç, yapay gübre ve makine kullanımı ile üretim gerçekleştirdiler. Daha az geleneksel bilgi, daha çok mühendislik bilgisi kullandılar. Daha fazla örgütlendiler ve eğitim aldılar. Ama bunların hepsi kağıt üzerinde kaldı. Sonuç; kırk yıl öncesinin hasat düzeyleri bile yakalanamıyor. Yeni zeytin bahçeleri de gençlik yıllarını takiben benzer bir süreç ile karşı karşıya kalıyor.
    Zeytin üretimi konusunda iklimlerin değiştiği bir gerçek. Kışların beklenen sertlikte geçmemesi zeytin ağacının uykuda geçirdiği süreyi kısaltıyor. Bahar ve güz yağışlarının, şiddetli olması çiçek ve meyve hasarını artırıyor, mantar gelişimi için uygun sıcaklıklarla birlikte olması ise mantar hasarını artırıyor. Zeytin sineği pupaları daha erken uyanıyor ve doğal düşmanları azaldığı için çabucak çoğalıp devasa popülasyon sayılarına ulaşıyor.
    İklim değişikliğini durdurmak için adım atmak yerine, mühendisler günü kurtarmaya yönelik olarak daha fazla mantar ve sinek ilacı reçete ediyor, maliyetler artıyor ama eski ürün düzeyleri yakalanamıyor. Üstelik kimyasallarla kirletilmiş ve daha kırılgan hale gelmiş bir doğa ile baş başa kalıyoruz. Tadını beğenemediğimiz, çabuk bozulan ürünler de cabası.
    Öte yandan, eskilerin bakım anlayışını terk edişin, iklim değişikliğinin etkilerini artırdığını da göz önüne almak gerekli. Emek yoğun bir faaliyet olduğu için terk edilen su drenajını sağlayan derin hendeklerin kazılması, ot ilacı atmak yerine özellikle bakla kullanılarak yeşil gübrelemenin ya da hayvansal gübrelemenin yapılmasıyla toprağın hasat sonrasında ve baharda harmanlanması, kireç badanası ile gövdenin korunması, gençleştirme budamalarının zamanında yapılması gibi yöntemler, nerede kullanılacağı belli olmayan bir zamansızlığa kurban ediliyor. Zeytin tarımı daha fazla makineleşirken, aynı zamanda insansızlaşıyor.
    Her şeyden öte, pazar için üretim yapmak ve zeytine sezonluk bakmak, ertesi günü, ayı, yılı, geleceği düşünmemenin, borç içerisinde de olsa anı ve bugünü yaşamanın tercihi.
    Bunun elbette bir faturası olacak; tarımda daha fazla mekanizasyon ve insansızlaşma, daha fazla kentleşme ve hidrokarbon kullanımı, sonuçta daha fazla emisyon demek. Bu da durdurulamayan, hasarı giderek artan iklim değişikliği…
    2014 hasadı, hem iklim değişikliğinin zeytincilik konusunda çarpıcı olarak görünen yüzü, hem de modern zeytin tarımının iflasıdır. Çare de insanların ve geleneksel bilge tarımın zeytinliklere dönmesidir.
     Kadir Dadan
    24 Kasım 2014
    Yıllar önce Şanlıurfa’da mecburi hizmetimi yerine getirirken, kamu çalışanlarının sendikalaşması gündeme gelmiş ve oradaki dostlarla birlikte Tüm Sağlık Sen kuruluş çalışmalarına katılmıştım.
    Daha ortada yasa yok, sendika yok, toplu sözleşme yok. Birkaç toplantı sonra hastane personelinden bir arkadaşımız ile aramızda şöyle bir diyalog geçti;
    P: Hocam bu çalışmalar ne zaman maaşlara yansır?
    B: Seni bilmem ama, belki çocuklarının, belki de torunlarının maaşlarına yansır.
    P: Hocam benim emekliliğime beş yıl kaldı, boşuna o zaman bu işler.
    B: İyi de bu mücadele kendin kadar sınıfın için zaten.
    Yıllar yıllar sonra, bu kez yasa çıkmış, sendika var, toplu sözleşme var ama sendika çalışması yürütmek için sahaya çıktığımızda yine benzer bir soru; “Bu sendika ile maaşımız ne zaman artacak?” 
     Bunca toplantı, bunca basın açıklaması, bunca miting, bunca iş bırakmaya rağmen, ne sınıf sendikacılığını anlatmakta, ne de sınıf bilincini geliştirmekte bir arpa boyu yol gidebilmişiz. Üstelik sendika olarak ele aldığımız etnik sorunlar ve dindarlık konuları, sınıf kimliğinin gerilemesine ve gölgede kalmasına yol açmış durumda.
    Öte yandan özelleştirme ve taşeronlaştırma ile baş edemeyen sınıf bakışına sahip sendikal örgütlülüğümüz geriliyor.  Memur ve işçi sendikaları olarak ayrı ayrı örgütlenmenin getirdiği parçalanmışlık da sürüp gidiyor. Meslek odalarındaki örgütlülük de, yasal sınırlamaların kıskacında, uzmanlık, sertifikasyon ve iç eğitim gibi sermaye sınıfının gereksinimlerini karşılamaktan öteye gidemiyor. Sınıfsal bakışı programına yazmış politik örgütlenmelerdeki parçalanmışlık da kitleselleşmenin önünde koca bir duvar olarak duruyor.
    Artık “12 Eylül üzerimizden silindir gibi geçti”, “Berlin duvarı yıkıldı, böyle oldu”, “AKP solun dayanışma ve paylaşım değerlerini çaldı”, “Bilinçlenecek sınıf mı kaldı?” gibi sazı başkalarının eline veren cümlelerin de anlamı kalmadı.
    Dün de, bugün de, yarın da, işçisi, memuru, köylüsü, esnafı ile üreten sınıf, çalışan sınıftır. Sermaye ve devlet karşısında haklarını korumak ve geleceğe taşımak için örgütlenmek zorundadır. Ki o devlet, Bağkurlusu, SSKlısı ve Emekli Sandıklısını birleştirmiş, SGKlı yapmıştır.
    Elbette öncelikle iş yerinde sendikasında, meslek kuruluşunda, kooperatifinde, derneğinde, partisinde, ama aynı zamanda akşam yastığa başını koyduğu yerde, yürüdüğü sokakta, kullandığı ulaşım aracında, alışverişinde, eğlencesinde, kısaca yaşamın içinde örgütlenmek zorundadır.
    Attığımız adımlar, bu örgütlülüğe katkı sağlayacak ise anlamlıdır. Okunmayan harika makaleler yazmanın, başkalarına anlatmak yerine aynı kişiler olarak toplanıp birbirine anlatmanın, yayımlanmayan, kitleye ulaşmayan mükemmel basın açıklamaları yapmanın, ucundan tutacak kişi bulunamayan pankartlar hazırlamanın, zoraki katılım gösterilen dayanışma yemekleri düzenlemenin, sen ben bizim oğlan kampa gitmenin ve buna benzer birçok patinaj çabanın sınıf örgütlenmesine bir katkısı olduğunu söylemek çok zor.
    Sınıfsal bakışla hareket etmek, mücadeleyi seçilmiş kişilerin üstüne yıkmayı içermediği gibi, seçilmişlerin sınıf adına davranmasını da içermez. Bu anlamda ortak irade olan “sınıfın iradesini” oluşturmak için hep birlikte çaba göstermek durumundayız.
    Bu anlamda sınıf bilinci konusunda herkesin şapkasını çıkarıp önüne koyması ve “ben kimim ve ne yapıyorum?” diye sorması gerekli. Birey olmayı başarmak ile bireysel davranmanın arasındaki farkı görebiliyor muyuz? Zor duruma düştüğümüzde, kimin kapısını çalıyoruz ya da kapısını çalacak sınıf bakışlı bir yapımız var mı? Yoksa yılbaşı piyangosu bileti alabilmek için Nimet Abla’nın penceresinin önünde mi bekliyoruz?
    Koşullar ne olursa olsun, çalışanlar olarak örgütlenmek zorundayız. Pink Floyd’un The Wall albümünün bir parçasının sözleriyle bitirelim;
    “Hey you, don’t tell me there’s no hope at all,
    Together we stand, divided we fall”
    “Hey sen, hiçbir umut olmadığını söyleme bana,
    Birlikte ayaktayız, yıkılırız bölününce”
    Kadir Dadan
    30 Kasım 2014
    Geçen hafta sınıf bilinci üzerine konuşmuştuk. Aynı hafta içerisinde iki gelişme bu haftanın konusunu belirledi: Soma’daki kömür madenleri çalışma koşulları nedeniyle kapanınca binlerce maden işçisi açıkta kaldı ve Yatağan’da termik santral işçileri özelleştirmeye karşı sokaklara döküldü.
    Bu iki gelişmeye gelen tepkiler ise popülist ve ezberlenmiş sosyalist çerçevede kaldı. Soma için “hükümet iş bul”dan, Yatağan için “ölürüz de özelleştirmeyiz”e varan tepkilerdi bunlar.
    Oysa ne olduğunu, nasıl olduğunu ve özgür bir dünya için ne yapılması gerektiğini oturup düşünmemiz ve tepkilerimizi sağlam bir zemine inşa etmemiz gerekiyor.
    Yatağan Termik Santralinin çevreye etkilerine ilişkin yapılan çalışmalara katılmış birisi olarak diyeceğim odur ki, uranyum içerikli kömür yakan bu santral hakkında söylenecek tek söz vardır aslında; özelleştirilmesi değil bir an önce kapatılması.
    Yeşil hareket olarak bu santral daha yapılmadan da olası etkilerini gözeterek karşı çıktığımızı, ilk etkileri gözlendiğinde tekrar protesto gösterileri düzenlediğimizi ve santralde çalıştırılmak için söz verilmiş ya da çalışan kişilerce de tepkiyle karşılaştığımızı hatırlatmak isterim.
    Bergama’da da altın madeni işçi kıyafeti giymiş kişiler, “bizim ekmeğimizle oynamayın” sloganının gölgesinde, çevre mücadelesi yürüten kişilere saldırmıştı. Hala mahkemesi devam ediyor. Soma’da termik santral şirketinin güvenlik görevlileri de zeytinlerinin derdine düşmüş çiftçileri darp etmişti.
    Sınıfsal olarak baktığınızda hepsi çalışan sınıf içerisinde yer alan bu kişilerin, çıkarlarını sınıfı ile değil, işinin devamı için işletmesinin devamında ve maaşlarını ödeyen sermayedarları(ister özel, ister kamu) ile birlikte görmelerini sadece bilinçsizlikle açıklayamayız. Burada sektörel ve sınıf içi çatışmaları da ortaya çıkaran ekonomik ve ekolojik bir sorunla karşı karşıyayız.
    Bir yaşam alanı var ve bu yaşam alanında çeşitli ekonomik faaliyetler yürütmek isteyen girişimler söz konusu. Bu noktada iki önemli soru ortaya çıkıyor.
    Birincisi bu alanda ve girişimin etkileyeceği bölgede yaşayanlar ne istiyor? Ki bu karar belki de onların bundan sonraki yaşamlarını kökünden etkileyecek. Belki bir yaşam biçimi haline getirdikleri daha önceki ekonomik faaliyetlerini yürütemeyecekler, belki de sağlıkları etkilenecek ya da güvenlik sorunları yaşayacaklar ve bu bölgeden taşınmak zorunda kalacaklar. İşçiler istihdam edilecek diye çiftçiler temel ekonomik faaliyetinde zarar görebilir mi?
    İkincisi bu alanın ekolojisi bu ekonomik faaliyet için uygun mu? İnsanlık tarihi boyunca bu alanda ne üretilmiş? Bunların etkileri neler olmuş? Yapılmak istenilene, bölgenin coğrafi, iklim koşulları uygun mu? Su ne olacak? Hava ne olacak? Toprak ne olacak? Bitkiler, hayvanlar nasıl etkilenecek?
    Devlet tüm bu soruları çevresel etki değerlendirmesi(ÇED) sürecinde ya da çevre düzeni planlarında resmi olarak ele alıyor ve sermayenin işlerini ağır aksak yürütüyor. Büyük arazi ve sermaye sahipleri, siyasileri de arkalarına alarak, kendi çıkarlarına göre ne uygunsa onu önümüze koyuyor.
    Peki burada yaşayan çalışan sınıf olarak biz ne yapıyoruz? Sınıfsal pozisyonumuzu değiştirmeyecek küçük nemalanmalara rızamızı feda mı ediyoruz? Devletin sopasını görünce sesimiz soluğumuz kesiliyor, yoksa kararlılığımız artıyor mu? Tarihe not düşmek için mi karşı çıkıyoruz önümüze konana, tarihi değiştirmek için mi?
    Koşa koşa iş başvurusu yaptığımız fabrikalar bizi daha özgür mü kılacak, yoksa sermayeye tutsak mı? Sermayenin fabrikasında iş bırakmak mı değerli, yoksa o işe hiç başlamamak mı? Örgütlenmek için sermayenin fabrikasında işe girmeyi beklemek mi tercih edilmeli, yoksa sınıfının içinden kişilerle birlikte özgürce bir iş kurmak mı?
    Derdimiz arzuladığımız dünyayı yaşadığımız yerde kurmaksa, o yer için, o yerde yaşayan çalışan sınıfla birlikte olmak ve bir bütün halinde geleceği inşa etmek durumundayız.
    Kadir Dadan
    5 Aralık 2014
    Yıllar önce ortaokulda iken bir Türkçe öğretmenimiz vardı. Adı Necati Özdemir idi. İyi bir hatip ve aynı zamanda idareci olduğundan öğrencilerin derse ilgisi iyi olurdu. Dersin birinde iki kız arkadaşımız kendi aralarında konuşuyordu. Öğretmenimiz göz göze gelmek istese de, arkadaşlarımız kendi havalarında dalıp gitmişlerdi. Necati bey birden elindeki anahtarları yere bıraktı. Çıkan sesle birlikte herkes irkildi. Necati bey yerden anahtarları alıp, kaldığı yerden derse devam etti. Arkadaşlarımızda aralarında konuşmaya devam ettiler. Necati bey ikinci kez elindeki anahtarları yere bıraktı. Yine kısa bir sessizlik. Tekrar derse başladı. Bu kez doğrudan bu iki arkadaşımıza bakarak ders anlatıyordu. Buna rağmen iki arkadaşımız bir yandan öğretmenimize bakarken diğer yandan aralarında fısıldanmaya devam ettiler. Necati bey bu kez elindeki anahtarları yere fırlattı. Herkes dondu kaldı. Anahtarları alıp bizlere dedi ki; “Bu anahtarları elinden düşürüyorsan “hatadır olur” der geçeriz. İkinci defa elinden düşürüyorsan bu “hatada ısrardır”, seni sorumlu tutarız, bedelini ödersin. Ama bu anahtarları böyle yere fırlatıyorsan, artık bu hata değil suçtur. Çünkü senin kastın vardır, cezasını çekersin. ” Tabii bir daha sınıftan ses çıkmadı.  
    Şimdi son zamanlardaki gelişmelere bakacak olursak, AKP hükümetlerinin emek ve doğa karşısında aldığı kararlar, hata ya da hatada ısrar olarak nitelendirilemez. Bunlar suç, çünkü ortada açık bir kasıt var. Soma ve Ermenek madenlerinde olanlar da böyle, Yırca’da zeytinliklerin başına gelenler de.
    Bunlar oldu geçti. Elbet hesabı sorulmalı. Ancak bir de henüz olmamış, ama planlanmış olanlar var. Balıkesir-Çanakkale 1/100000 çevre düzeni planı var örneğin. Bandırma ilçe sınırları içerisinde Erdek körfezi kıyı şeridinde devasa bir sanayileşme bölgesi öngörüyor.
    Aslında bu bölgeye kirletici ağır sanayi ilgisi yeni değil. Son on yıl içinde birçok fabrika kurma girişimi kamuoyu direnci nedeniyle girişim boyutunda kaldı. Bagfaş’ın ikinci ünitesi dışında yaşama geçirilen olmadı. 
    Ancak bu kez, birer birer değil, onar yirmişer geliyorlar. Çok büyük bir alanın arazilerini satın alarak ele geçirdiler ve o bölgeyi sanayi bölgesi ilan etmesi için hükümete başvurdular.
    Ve hükümet, bölgede yaratacağı kirliliğin sonuçlarını, bölgenin depremselliğinin olası etkilerini, mevcut işletmelerin ve istihdamın olumsuz etkileneceğini, ciddi nüfus artışının yaratacağı kültürel çatışmaları bilmesine rağmen, yerel yönetimleri de devre dışı bırakarak, bu ölüm planını ve dolayısıyla suç kastını ortaya koydu.
    Bugün nasıl Soma’da Ermenek’te yaşamını kaybedenlere ve yakınlarına saygısızca, kaderden ve fıtrattan bahsediliyorsa, on yıl sonra planın etkileri gözle görülür ve yaşanır hale gelip binlerce yaşam yitirilince, eğer iktidar değişmemişse, Bandırma ve Erdek’te de kaderden ve fıtrattan bahsedilecek, hesap öteki dünyaya bırakılacak.
    Öte yandan dün, Bagfaş’ın ikinci ünitesinin kurulması gündeme geldiğinde “Biz sanayileşmeye karşı değiliz, çevreyi gözeten bir sanayileşmeden yanayız” diyen muhalefet partisi mensupları, bugün depreme ayarlı saatli bomba niteliğindeki amonyak tankının yükselişini seyrediyorsa, yarın da sanayi bölgesindeki fabrikaların kuruluşunu izleyeceklerdir. Üstelik artık o gelen sanayicilerin belirleyeceği küçük koltuklarında da oturamayacaklardır.
    Bu yüzden muhalefet partileri de hatada ısrardan vazgeçmeli, büyükşehir – ilçe belediyesi yetki tartışmasını bir kenara bırakıp, halkın yanında yer alarak bu plana kesin bir dille karşı çıkmalı ve planı değiştirmek için de 2015 seçimlerinde iktidarı talep etmelidir.
    Bu ölçekteki suç kastı sandıkta AKP’ye fatura ettirilemiyorsa, suç artık AKP’de değil, onun karşısında aciz kalan muhalefettedir.
    Kadir Dadan
    21 Aralık 2014
    Önce işsizlere iş, evsizlere ev, esnaflara müşteri, arabasızlara araba, fakirlere zenginlik, hastalara hastane, ustalara pastane, tiyatro, sinema, kültür merkezi, spor salonu, arena, kim ne istiyorsa gönlüne göre vaatlerde bulunurlar. Sanırsınız ki bunları tanrı göndermiş, başınıza talih kuşu konmuş.
    Görece bir beklentisi olmayanlar da, “Aman yapsınlar canım ne olacak? Bana ne zararı var ki? Tarlalar boş boş duracağına, iki böcek, bir kuş eksik olsun ne fark eder?” diye düşünürler.
    İlk yıllar herkes mutludur. İnşaatlar yükselir, para pazarı hareketlendirir. Yeni gelenlerle işler açılır, cirolar artar. Şaşaalı açılışlar yapılır. En büyük tesisler, en büyük istihdam, en büyük şehir üstüne nutuklar çekilir. Herkes ortaya çıkan yapılardan gurur duyar. Yollar yapılır, pırıl pırıl. Dağlar ötesinden sular getirilir. Yenilir, içilir, zevk-ü sefa sürülür. Bir neşe, bir muhabbet değme gitsin.
    Derken yeni sanayi  alanları biter. Bu kez, binalar yükseltilmeye başlanır. Rantlar katlanır. Yer kavgaları başlar. Kimileri üste çıkar, kimileri altta kalır. Artık yeni iş alanları açılmaz. Ama ışığı gören gelmeye devam eder, göç sürer. Aynı iş daha ucuza yapılmaya başlanır. Alım gücü düşer, esnaf yerinde sayar. Acımasız rekabet tüm topluma siner.
    Devlet eliyle kurulan işletmeler bir süre sonra iyi rekabet edemedikleri gerekçesiyle özelleştirilmeye başlanır. Önce sendikasızlaştırma, derken taşeronlaştırma ile iş güvencesi ve kıdem tazminatları güme gider. Bir anda binlerce kişi vasıfsız işsiz durumuna düşer. Artık geriye dönüp verimle işleyebilecekleri temiz bir toprak parçası da yoktur.
    Çok ortaklılık acımasız rekabet koşullarında geriler, işletmeler birkaç kişinin eline geçer. Tekelleşme eğilimi ortaya çıkar. Sanayi sermayedarları kentin siyasetini belirlemeye başlar. Devlet denetimi devre dışı bırakılmak üzere mitinglere işçi götürülüp başbakan selamlatılır.  Çevre koruma ya hiç kurulmaz, ya da kısa süre sonra devre dışı bırakılır. Kirlilik aşikar olmasına rağmen, kimse işletmenin kapatılmasını göze alamaz. Olumsuz etkileri bile bile çalıştırılmaya devam edilirler.
    Kentleşme ile otomobilleşme birlikte yürür, nitekim herkese iki anahtar vaat edilmiştir. Trafik alır başını gider, işin içinden çıkılmaz hale gelinir. Stres yaşamın her anında hakim kılınır. Çeteler ortaya çıkar. Herkes birbirinden korkmaya başlar. Kapılar kilitlenir, pencereler kapatılır, silahlar alınır. Kimse kimseye değil borç günahını bile vermez hale gelir.
    Yavaş yavaş dünya grileşir, mavi gökyüzü sis ve dumanla kaplanır, gece yıldızlar sokak aydınlatmalarının gölgesinde yok olur. Denizin dibi görünmez, içine girilmez. Hava kirlenir, su kirlenir, toprak kirlenir, insan kirlenir, yaşam kirlenir. Her şey doğallığını yitirir, yapay hale gelir. Gıda, marketlerde ne sunuluyorsa odur. Su artık pet şişelerden içilir.
    Ve insanlar erken yaşlarda hastalanmaya, kanser olmaya başlarlar. Doğanın ve emeğin değerini anlarlar, ancak iş işten geçmiştir. Artık geriye dönüş yoktur. Bütün birikimlerini bir nefes fazla almak için harcarlar. Bir yoğun bakım ünitesinde, her yerine müdahale edilmiş, dışarıda yakınları bir an önce ölüm haberini beklerken dünyaya veda ederler.
    Başa dönersek, ne onları tanrı gönderdi, ne de başınıza konan talih kuşudur. Onlar sermayelerini büyütmek üzere sizin yaşadığınız alanı seçmiş ve iktidar sopasını bu işe koşmuş sermayedarlardır.
    Boyun eğmek ya da özgür bir dünya için mücadele etmek sizin tercihinizdir.
    Kadir Dadan
    29 Aralık 2014
    Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak her yurttaşın gönlünde yer etmiş bir dahidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun kurucusu olduğu AKP’nin hükümetleri ise, her ne kadar kendilerince alkışladıkları büyük işlere imza atsalar da, hatta bir gün gelip bu devleti ortadan kaldırarak yeniden halifelik ve imparatorluk ilan etseler de, onun düşüncelerinin ve yaptıklarının gölgesinde kalmaya mahkumdurlar.
    Çünkü, AB ve ABD bize karşı, İsrail’in oyunu bu, Gülen’in ihanetine uğradık, TÜSİAD şöyle böyle de deseler, henüz Polatlı’ya dayanmış bir düşman ordusu yok ve kimse Meclisi Kayseri’ye taşımaktan bahsetmiyor.
    Zaten Türkiye Cumhuriyeti askeri olarak 60 yılı aşkın bir süredir NATO ile itilaf devletleri arasına katılmış durumda. Çözüm süreci için söylenegeldiği üzere bir devlet projesi olarak, AB’ye tam üyelik ile siyasi yönden de bu devletlerin birliğine dahil olmak için 40 yıldır uğraş verilmekte.  Hatta son 12 yıldır bizatihi AKP hükümetleri bu uğraşı veriyor. 
    Bu yıl Çanakkale Savaşları ile başlayacak 100. Yıl anmaları, onu aşmak, onu unutturmak isteyenlere, her defasında Atatürk’ün başarılarının ne kadar aşılmaz ve unutulmaz olduğunu gösterecektir.
    Öte yandan, Atatürk’ü bayrak edinmiş CHP ve genel olarak Atatürkçüler, şekilci bir öğreti içinde kalarak, onun yaptıklarının arkasındaki anlayış ve davranışın çok uzağında bir görünümdeler. Atatürk’ün yaptıkları geride kaldı ve bugün hiçbir şey yapmıyorsanız, onun mirası da bir gün gelir elbet tükenir. 
    Bu toprakların gerçek kaderinin çizildiği 22 güne damga vuran anlayış ve davranışı hatırlarsak; “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh da bütün vatandır. Her karış toprağı kanla sulanmadıkça terk olunmayacaktır!”  
    Bu sözler yalnızca Sakarya savaşının taktiğini belirleyen ve kendisinden kat ve kat güçlü silah ve cephaneye karşı nasıl savaşılabileceğine dair dünya askeri tarihine geçen bir hamle değildir.
    Aynı zamanda bu sözler, mücadelenin kararlılık düzeyini belirleyen gerçekçi bakışı ortaya koyan sözlerdir. Tıpkı Çanakkale savaşında “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözünde olduğu gibi. Eğer gerçek, kaçınılmaz olarak birkaç dakika içinde ölüm ise, sizin o noktaya nasıl geldiğinizin anlamı ortadan kalkar. O son birkaç dakikaya anlam katmaya çalışırsınız.
    Sakarya da böyledir. Eğer gerçek, bir daha herhangi bir şekilde ordu kuramayacağınız, eldeki son barutunuzu kullanacağınız bir savaşsa, artık cepheyi geri çekmeniz anlamını yitirmiştir. Bu sizin için varlık ya da yokluk savaşıdır. Bu yurdu korumak için kanınızın son damlasına kadar bulunduğunuz yerde kalmak ve savaşmak zorundasınızdır.
    Peki bugünün gerçekliği ne? Bugünün gerçekliğine karşı anlayış ve davranışımız ne olacak? Bugünün sathı müdafaası nasıl olacak?
    Haftaya bunları ele alacağız.
    Kadir Dadan
    5 Ocak 2014
    Bir gün yine hararetli bir tartışma yürüttüğümüz bir toplantı çıkışında, aramıza yeni katılan arkadaşlarımızdan birisi hafifçe kulağıma eğilerek, toplantıdaki falanca kişiyi iyi tanıyıp, tanımadığımızı sordu. Neden diye sorduğumuzda “ o devletin adamıdır, istihbarat taşır” diye açıktan tavır koydu. Ben de o zaman dedim ki, “İyi ya, kulaktan kulağa değil, doğrudan doğruya istihbarat veriyoruz. Hiç değilse yanlış anlaşılmayız”. Şimdi olsa derim ki “Ya Başbakan ofisinin dinlenmesine mani olamamış, istihbarat servisi TIR’ları gizleyememiş, biz mi engel olacağız, bizi dinlemek isteyene” ayrı konu.
    Eskiler anlatırlardı, örgütün en çok emek sarf edenleri gün gelir istihbaratçı çıkarmış. Biz de derdik ki, birkaç tane de bize gönderseler de, bari bayrağın ucundan tutacak birileri olsa.
    Yoksa eğer kendinizden ve yaptığınızdan bir şüpheniz, neyi saklayacaksınız, neyi gizleyeceksiniz? Derdimiz aslında devlete istihbarat vermemek değildir, diğer muhaliflere istihbarat vermemektir.
    Hastalık bu ya, illegal yıllardan musallat olmuş bünyeye, bir türlü gitmez. Onu şunla gördüm, bunun niyeti senin yerin, şu senin hakkında böyle dedi, bunların derdi başka ve saire kara dedikodu bitmez.
    Bir birimizden farklı olacağız ya, en doğruyu biz biliyoruz ya, söylem üretiriz söylem üstüne, tartışır, tartışır, ayrışır, ayrışır dururuz.
    Oysa yapılacak olanlar da, kimlerin yapacağı da, üç aşağı beş yukarı bellidir. Patron, işçiyi ezer, emekle dayanışacaksın. Fabrika çevreyi kirletir, doğadan yana olup kapattıracaksın. Hükümet, halkı yok sayar, kitleyi karşısına dikeceksin.
    Başarı için asıl önemli olan birlikte hareket etmek ve duyarlı hale gelmiş yeni kişileri sürece katmaktır. Yoksa siyasi patinaj kaçınılmazdır. Aynı kişiler, sürekli birbirimize anlatırız, ama yerimizden bir milim kıpırdayamayız.  
    Peki ne yapmamız gerek bu patinajdan kurtulmak için?
    Bu kadar çok usta aşçı varsa, ya ustalıklarını göstermek üzere çok büyük bir açık mutfak kuracağız, herkes orada istediği(olasılıkla en iyi becerdiği) yemeği pişirecek, ya da birlikte oturacağımız sofranın menüsünü(neler yapılacağını) baştan belirleyeceğiz, ustalar bu menüye bağlı kalarak belirli yemekleri pişirecek.
    Yapılacak her şey, herkesin bilgisi dahilinde, açık ve birlikte belirlenmiş, öncelikler uzlaşılarak ortaklaştırılmış olacak. Kim kimin ne yapacağını, nasıl yapacağını bilecek. Dolayısıyla, kara dedikodu da son bulacak.
    Böyle olduğunda hem soframız zenginleşecek, hem de bu zengin sofraya oturmak, onu daha da zenginleştirmek isteyenlerimiz çoğalacak.
    Arzumuz odur ki, Güneşin Sofrasını birlikte kuralım, dostların arasında birlikte olalım.
    Kadir Dadan
    20 Ocak 2015
    Bugünün gerçekliklerinden birisi, toprakla, üzerinde yaşadığımız satıhla, dolayısıyla geçmişle ve gelecekle olan bağımızın giderek artan bir oranda kopmasıdır. Daha iyi bir yaşamı ve özgürlüğü sürekli olarak başka topraklarda, ailemizin ve kendimizin yapa geldiğinden başka uğraşlar vererek aramamızdadır.
    Bireysellik, farklılık, üstünlük temalarıyla medya tarafından her gün bize hatırlatılan bu düşünce tarzı, bizim bir yere kök salmamızı ve o yeri orada yaşayan diğerleri ile birlikte daha yaşanılır bir yer haline getirmek için çaba içine girmemizi engellemektedir.
    Hele ki yaşadığımız yerle bir mülkiyet bağı inşa edemediğimiz koşullarda, bilinçaltımıza yerleşen, “nasıl olsa bir süre sonra burada yaşamayacağım, bunlar uzun iş, bana bir faydası olmayacak, ne diye boşuna uğraşıp durayım?” düşüncesi çerçevesinde, yaşadığımız yere karşı tuhaf bir sorumsuzluk içerisinde, evden işe, işten eve, en küçük bir fırsatta tatile başka bir yere, koşturup dururuz.
    Oysa her canlı gibi insan da, nefes aldığı coğrafyadaki tüm canlılık için sorumluluk taşır. Herkesin günlük yaşamını geçirdiği alan, onun temel yaşam sınırlarını oluşturur ve bu alanı savunmak bir hak olduğu kadar aynı zamanda bir görevdir.
    Bir diğer gerçeklik, günümüzde egemen güçlerin işgallerinin biçim değiştirmesidir. Bugün, üzerinde yaşadığımız toprakları ele geçirmek isteyenler tankı, topu, uçağı ile üzerinize gelmiyorlar. İlk yazımızda belirttiğimiz üzere askeri açıdan Türkiye zaten egemen güçlere katıldı.
    Ancak bu demek değil ki işgal yok. Bugünün işgali, küreselleşmiş uluslar arası şirketlerin ve onların ülke içindeki ortaklarının girişimleri ile oluyor. Önce büyük kâr sağlayacak alanlar, daha sonra görece daha küçükler, daha da sonra her karış toprağa, o topraklardaki üretime ve her kuruş tüketime kadar sürüp giden bir işgal bu. Yeter ki toprağınızın altındakilerin ya da üstündeki yaşamın küresel pazarda karşılığı olsun. Sürekli büyüme peşindeki küreselleşmiş sermaye için öncelikler değişebilir ancak nihai hedef tüm dünya ve dünya yüzeyinde yaşayan herkestir.
    Bugünün Sevr’i de, ne yapacağımıza, nasıl yapacağımıza, nerede yaşayacağımıza dair modern kölelik sözleşmelerinin bize dayatılmasıdır. Sistem için çalıştığın müddetçe var olduğun, sistem dışına çıktığında ise çırılçıplak kaldığın bir dayatmadır bu.
    En cilalısından sayarsak, kira vermeden şirketin mülkiyetindeki bir evde oturduğun, evin önünde şirketin arabası ya da servisinin bulunduğu, her yıl yenilenen sağlık sigortası ile konforlu hastanelerden hizmet alabildiğin, ancak işe devamsızlık yapamayacağın, yüklü bir tazminat ya da girdiğin borç yükü nedeniyle işi bırakıp gidemeyeceğin, sağlığını kaybettiğinde ya da yeterli performansı gösteremediğinde, kısaca “işin bittiğinde”, yerine daha iyi ya da daha ucuz birisi bulunduğunda, kapı önüne koyulacağın bir dayatma.
    Elbette koşulların daha ağır olduğu, sömürünün insanlık dışına çıktığı örnekler de var. Tıpkı üç kuruş asgari ücret ve sigorta primine karşılık, madenlerde, inşaatlarda, yollarda, ağır sanayi fabrikalarında, ölüm ile yaşam arasında ince bir çizgi üzerinde sürüp gidenler gibi.
    Kısaca her kişi için bugünün mücadelesinin sathı, gündelik yaşamını sürdürdüğü, ayaklarını üzerine bastığı topraktır. Dayatılan antlaşma, kendi toprağında, yüzünü bile göremeyeceğin birilerine modern köle olmaktır. Saldırı, ülke olarak sahip olduğun silahlara değil, bizatihi yaşamınadır.
    Haftaya “nasıl bir müdafaa?” üzerinde duracağız.
    Kadir Dadan
    24 Ocak 2015
    Öncelikle yaşadığımız alanın ekolojik, sosyal ve kültürel özelliklerinin ve olanaklarının farkına varmamız, savunmamızı her bölgenin kendine göre değişen yapısına uygun bir biçimde inşa etmemiz gerekli.
    Türkiye’nin değişen coğrafi ve iklim yapısı, çok kültürlülüğü, nüfus hareketliliğinin yönü ve içeriği, üretim ve tüketim biçiminin çeşitliliği, bu savunmanın, bölge, bölge, il, il, ilçe, ilçe, köy, köy, mahalle, mahalle değişkenlik göstermesine neden olacaktır. Bütün Türkiye için geçerli olacak uygulanabilir bir savunma stratejisi ya da taktiği üretmek bu nedenle imkânsızdır.
    Her yerleşim kendi savunma anlayışını, kendi gerçekliğinin üzerine inşa etmek ve komşularıyla temasını geliştirerek bu savunmayı desteklemek durumundadır. Zaman kesitleri, savunmanın farklı yerleşimlerde, farklı düzeylerde olmasını resmedebilir. Bu bir zafiyet göstergesi değil, işin doğasından kaynaklanan bir durumdur.
    Bu savunma, gelecekte zaferle sonuçlanacak bir saldırıyı aklının bir köşesinde barındırmayan bir nitelikte olmak durumundadır. Şiddeti ve çatışmayı reddederek, iktidarı ele geçirmeyi değil, iktidarın etkinlik alanını daraltmayı, yurttaşın özgürlük alanını genişletmeyi hedefleyen bir niteliktir bu.
    Bu nitelik, savunmanın belirli bir dönem, amaç, kazanım için değil, sonsuza dek sürecek bir mücadele için kurulmasını gerektirir. Çünkü iktidarlar ve işgaller, insanlık var olduğu sürece, özgür yaşamın karşısında tehdit olarak var olmaya devam edecektir.
    Diğer yandan, bu savunmayı inşa edecek tek bir merkezde toplanarak, savunmanın oradan yurt sathına yayılması da söz konusu değildir. Ne böyle fikri bir merkez vardır, ne de ona akacak kaynaklar. Dünya üzerinde var olan cepheler de çökmüştür ve dışarıdan gelecek bir kaynak ya da müdahale de söz konusu değildir, doğru da değildir.
    Üstelik işgal ülkenin bir bölgesinde değil, tamamındadır ve devlet ile hemhal olmuş durumdadır. Bu anlamda mevcut durumuyla yasaması, yürütmesi, yargısı, ordusu ile birlikte devletin kendisi işgal aygıtına dönüşmüş durumdadır.  Bugün itibariyle yurttaşın karşısında devletin güçlenmesi, işgalin kalıcılığını artıran bir nitelik taşımaktadır.
    Devlet ile işgalin birbirinden ayrılabilmesi için, demokratik güçlerin iradesini ortaya koyacağı yeni bir kuruluş gerekmektedir. Siyasi olarak bunun karşılığı kurucu meclistir. Bu meclis, siyasi parti ve liderlerin iradesi ile değil, iki turlu bir seçimle milletin gerçek iradesi ile oluşturulabilir. Bugün kurucu meclis seçimi yapılsa, bu savunmayı temsil edecek bir nitelik taşımayacağı açıktır. Ancak güçler ayrılığının birinci adımı olacağı için, işgalin etkinliğini geriletecek bir zemin sağlayacağı kesindir.
    Ek olarak işgal, 12 Eylül’den bu yana karşısında bir savunma merkezi inşa edilmesine de fırsat vermemekte, yükselen örgütlülüklerin adeta tepesine vurmaktadır. Gezi direnişi de göstermiştir ki, tek bir merkezden, ya da birlikte hareket eden birkaç merkezden yönlendirilmeyen hareketler, işgalin yanıt üretemediği niteliktedir. Merkezlerin devreye girmesiyle, hem işgal hem de hareket ezberine dönerek, direniş sönümlenmiştir.
    Tüm bu nedenlerle merkezsizlik, bu savunma anlayışının temelini oluşturmak durumundadır.
    Kadir Dadan
    2 Şubat 2015
    Hafta sonu sevgililer günü 14 Şubat. Reklamlar almış yürümüş. Tek taş pırlanta yüzükler ön planda, seri halde mücevherattan, kırmızı renkli iç çamaşırlarına ne varsa, hepsi sevgililer gününe özel üretim piyasaya sunulmuş, tüketicilerini bekliyor.
    Bir hafta öncesinden aklımız fikrimiz, bu “özel” günde sevdiğimize ne alacağımız üzerine gidip geliyor. Sosyal medya paylaşımdan yıkılıyor.  Hele böyle hafta sonu oldu mu, Paris senin, Venedik benim, Uludağ onun, Abant bunun, bir hareket, bir berekettir gidiyor.
    Böyle zamanlarda aslında gerçekte ne kadar muhafazakar ve dindar bir nesle sahip olduğumuz da ortaya çıkıyor. Evini, işini, aşını, eşini belirleyen bir irade, ne sende aşk bırakır, ne de sevgilinde.
    İkiyüzlü medya, bir yandan müsrif toplum üzerine, tanrı ve peygamber sevgisi üzerine vaazlar sunarken, öte yandan reklam aralarında tüketim pompalamaya devam eder.
    Alanı var, alamayanı var. Sevgi temasına zıt olarak bir kavgadır evde başlar, nerede biteceği belli olmayan. Ve acıdır parayla, “hediyenin” büyüklüğü ile ölçülür olur sevginin değeri. Her defasında büyüyen darbelerle, modern yaşamın ince buzları üzerinde tutunamaz ve ölür ölümsüz aşklar.
    Derler ki, sanayileşince, kalkınınca mutlu olacağız. Daha fazla enerji, daha fazla et tüketebileceğiz, otomobilimiz, evimiz, yazlığımız olacak. Sevgilimize pahalı hediyeler alabileceğiz.
    Oysa modern köleliğin hüküm sürdüğü günümüz sanayi toplumunda günlük, haftalık, aylık olarak yaşanabilir aşklar. Çünkü insanlar, günlük, haftalık, aylık olarak yaşarlar.
    İşin garanti değilse, her an kapının önüne konulabileceksen, bugün bu şehirde, yarın başkasında daha iyi bir iş peşindeysen, bir “yuva” kurmaktan sevgiline nasıl bahsedebileceksin? Aşkın uğruna değil de işin uğruna yanıp tutuşurken, kopyalanmış sahte sözcükler yerine, nasıl çıkacak yüreğinden sevda nağmeleri? Tinsellik yerine cinsellik peşinde koşarken, seks mi aşkın gölgesinde kalacak, aşk mı seksin? Sıralı iş buyuranlarının psikolojik kıskacında, sömürülüp posa haline gelen vücudunun fiziksel yıkımının yanı sıra, depresyon ilaçları ya da alkol ve uyuşturucu ile de ruhsal bir yıkımla karşı karşıyayken, nasıl mutluluktan konuşabileceksin?
    Bir yanın sanayiye bulaştıysa artık bir ömür geçireceğin sevgililer söz konusu olamaz. O yüzden evlilik mi aşkı öldürüyor, yoksa sanayi mi oturup düşünmek lazım.
    Düşünmek lazım ki, ancak özgür insanlar gerçek bir aşkın peşinden koşar. Kendi ayakları üzerinde durabilen ve hayatın zorluklarını aşkı ile birlikte göğüsleyebilen insanlar. Özgürlük ve doğa besler ölümsüz aşkları, sermaye ve sanayi değil.
    Kadir Dadan
    9 Şubat 2015
    Not: Sanayileşme bölgesine kaşı sevgi zincirinin bir parçası olmak üzere, özgür insanları 14 Şubat’ta Saat 14.00’te Erdek Çuğra sahiline bekliyoruz.
    Yıl 1977, Bursa Davutkadı’da bir ilkokul. O okulda 10 yaşında bir kız öğrenci ve çok sevdiği, saygı duyduğu öğretmeni. Üstelik dindar, mülayim görünüşlü bir öğretmen. İşçi, emekçi bir baba ve yine işçi, emekçi bir anne.
    Bir gün beklenmedik bir olay gerçekleşiyor. Bir cinsel taciz. Maksadını aşan, işe dudakları katan bir öpüş. Hem de şimdiye kadar doğruyu iyiyi öğreten öğretmeninden. Beraberinde “sus, kimseler duymasın” tehdidi. Yıkılan bir ruh alemi, ne yapacağını, kime ne diyeceğini bilememe.
    Sığınılan ana kucağı. Derdin ikiye katlanışı. Baba’ya söylesek mi? Geçen sefer yoldaki kimliği bilinmeyen tacizciyi tahraları bileyerek beklemişti sokak başında. Bu kez yeri belli, ismi belli. Ya saldırırsa üstüne, sağ koymaz alimallah. O hapislerde çürür, biz anne ve iki çocuk ortalıkta kalırız.
    Ne yapmalı, ne etmeli? Mahalle dostu ile kısa bir değerlendirme ve okul müdürüne çıkış. Dert oldu üç. Müdür diyor ki, “ispat edemeyiz, öğretmen dindar ve mülayim. Ama sınıfını değiştirelim. Böylelikle öğretmen de, olayı fark ettiğimizi anlar”.
    Olay kapatılır ve herkes yaşamına kaldığı yerden devam eder. Ya da büyükler öyle sanır.  Oysa küçük kız çocuğu okulunu bitirene kadar her okul günü eski öğretmenini gördüğünde travma tekrarlanır. Giderek gönlünde kapanmaz bir yara olur. 40 yıl geçse üstünden hala tazedir.
    Sen de anlat dediler. Güler anlattı, ben de yazdım.
    Kadir Dadan
    16 Şubat 2015
    2007 yılında ihale edilen İtalya-Türkiye ortak yapımı 50 saldırı helikopterinin ilk bölümü geçtiğimiz yıl içinde teslim edildi. Yine insansız hava araçları yapımı sürüyor.
    Üç yılda üç yüzden fazla kalekol ihale edildi, büyük çoğunluğu tamamlandı. Geri kalanların yapımı sürüyor.
    Yüzlerce yerli obüs topu yapıldı, yapılmaya devam ediyor. Keza yerli füze sistemleri de öyle. Yavaş yavaş Suriye sınırına diziliyorlar.
    Suriye’deki muhaliflere tırlar dolusu silah sevkiyatı yapıldı.
    1974 Kıbrıs harekâtından 25 yıl sonra 90ların sonunda, askeri ağırlık merkezi batıdan doğuya kaydırılmıştı. Şimdi artık güney sınırına kaymış durumda.
    Yanlışlıkla 34 kaçakçı jetlerle vurulabiliyor. O jetler yanlışlıkla sınır ihlali yapabiliyor, bir tanesi de düşürülebiliyor.
    NATO kapsamında koruma kalkanı altında olan bir ülke için, hiçbiri NATO çerçevesinde gerçekleşmeyen fazlaca bir askeri hareketlilik olduğu kesin.
    Bir müzakeredir, çözüm sürecidir gidiyor. Gidiyor ama, masada duran ve her an müzakerecinin bir yerine inebilecek sopaların sayısı ve çeşitliliği de artarak gidiyor. Yetmiyor, sandalyeye de iç güvenlik paketi çivileri çakılıyor, otur oturabilirsen.
    Derken silah bırakmaktan bahsediliyor.
    Her yıl yaklaşık üç bin kişinin silahla öldürüldüğü, yaklaşık on iki bin kişinin silahla yaralandığı, bu ölüm ve yaralanmaların üçte ikisinin ruhsatsız, üçte birinin ruhsatlı silahlarla gerçekleştiği, yaklaşık iki buçuk milyon kişinin ruhsatlı, yaklaşık on milyon kişinin de ruhsatsız silah sahibi olduğu bir ülkede silah bırakmaktan bahsediliyor.
    Devleti ile, ordusu ile, insanı ile on yıldır görülmemiş bir biçimde silahlanan bir ülkede silah bırakmaktan bahsediliyor.
    Güney sınırının kevgire döndüğü, eline silah alanın mücahitliğe koştuğu bir ülkede silah bırakmaktan bahsediliyor.
    Bana pek gerçekçi ve içten bir teklif olarak görünmedi. Tabii ki insanlar ölmesin. Tabii ki kamu düzeni bozulmasın. Barış, huzur ve mutluluk içinde yaşayalım.
    Ama herkesin evinde, belinde silah varken, ordu Suriye sınırına dizilmişken, ne barışı, ne huzuru, ne mutluluğu?
    Olsa olsa, mehter marşı ile zafer naraları atacak muzaffer komutanların nidaları…
    Silah ile derdin varsa, kamu düzenini dert ediniyorsan, önce kendi ülkende topla onları insanların elinden, sonra başkasının elindekini bırakmasını iste.
    Kadir Dadan
    3 Mart 2015
    Şüphesiz ki, bir araya getirilmesi en tehlikeli olan sanayi sektörlerinden birisi de kimya sektörüdür. Hem insan sağlığını tehdit edebilecek kimyasallar çeşitlilik ve yoğunluk açısından tehlikeli boyutlara ulaşır, hem de hava, su ve topraktaki kirlilikler doğanın taşıma kapasitesini aşarak döngülerini kırılganlaştırır ve bir süre sonra da yaşam sürdürülemez hale gelir.
    Bu yüzden kimya sanayi, kimsenin kokusunu almak, görüntüsünü görmek, kısaca komşusu olmak istemediği bir sanayidir. Bu sanayi nereye kurulmak istense, elbette insanlar itiraz edecektir.
    Son yıllarda dünyadaki rekabetin şiddetlenmesi ve Asya ülkelerinde ortaya çıkan örnekler, kimya sanayicilerini maliyetleri azaltıp, karlılıklarını artırmak üzere bir araya gelmeye ve hükümetleri kümelenmiş kimya sanayi için ikna etmeye zorluyor.
    Bunun ülkemizdeki örneği de Chemport Kimya Sanayicileri ve Hizmetleri Derneği olmuş.  24 Kimya şirketi bir araya gelerek kurmuşlar. Aralarında yabancı ortaklı olanlar da var. Türkiye’de bir kimyasal kümelenme alanı inşa edilmesi için Ali Babacan da hükümet adına süreci desteklemiş.
    Marmara denizine kıyısı olan bir alan arzulamışlar. Malum, Avrupa’ya yakın, Türkiye’nin tüketiminin %60’ı burada. Araştırmalardan sonra bir yere karar vermişler. Bandırma ilçesi sınırlarında Hıdırköy’ün batısı, Bezirci köyünün kuzeyinde yer alan, üzerinde tarım arazileri bulunan, fazla bir yerleşimin olmadığı, Erdek körfezine kıyısı da bulunan 30 bin dönümlük alan.
    Burasını önce kamulaştırmak, daha sonra alt yapı hazırlandıktan sonra kiralamak niyetindeler. Yıllar sonra bir hiçe dönüşecek arazilere onca para dökmek istemiyorlar. Kirliliğin yol açacağı tazminatlardan da baştan kurtulmak niyetindeler. Devlet gözetiminde çevrenin içine edilen ihtisas sanayi bölgesi olsun istiyorlar. Amaç büyük oranda ihracat, Avrupa, Orta-Doğu, Kuzey Afrika pazarına hitap edilecek. Tabii bir de ihracat teşviki alınacak.
    Büyük bir liman gerekli, Erdek körfezinin ortasına kadar çıkılacak. Devasa enerji gerekli, hemen yan araziye Sabancı doğal gaz çevrim santrali kurmuş bir tane, ikincisi inşa, üçüncü, dördüncüsü proje halinde. Demiryolu da lazım. Bandırma var ama, amaç söyledik ya Avrupa’ya ihracat. Çanakkale Boğazına bir demiryolu ve otobanlı köprü kurulmalı. Bursa’ya kadar uzanan bir demiryolu. Aynı zamanda yeni bir otoban. Lojistik bölgesi falan iş büyük iş. Bu yüzden demişler ki, hem Balıkesir’i hem Çanakkale’yi içeren 1/100000 ölçekli çevre düzeni planı yapıp ona işleyelim, Balıkesir’i büyükşehir belediyesi yapalım, yerel belediyeleri de devre dışı bırakalım.
    Buraya kadar her şey planlandığı gibi gitti. Plan yapıldı, Büyükşehir belediyesinden geçirdiler.
    Ama alan çok büyük olunca, elbette itirazlar yükseldi. Erdek Körfezi turizm bölgesi, Bandırma için çok büyük bir kentleşme, üstelik arazi ciddi bir fay hattı üzerinde. Yerel belediyeler ve sivil toplum örgütleri itiraz etti.
    Seçim de kapıda. Hükümet göstermelik bir geri adım attı. Plandaki sanayi bölgesini daralttı. Sanayiciler hemen bakanın kapısına dayandı. Bakan dedi ki, “sakin olun, yer de sorun var ama uygulamada sorun yok”.  Planın uygulama maddelerinde 500 dönümün üstündeki araziler için sanayileşme durumunda plana işlenmiş olma şartı yok!
    Anlaşılan o ki iktidarla sanayiciler arasındaki pazarlıklar sürüp gidecek.
    Tabii Chemport’a karşı mücadele de öyle!
    Kadir Dadan
    10 Mart 2015
    2015 genel seçimleri birçok açıdan tarihi bir seçim olacak. Muhalefet açısından bu seçimlere iki olay damgasını vuracak. Birisi CHP’nin adayları ön seçimle belirleme, diğeri de HDP’nin parti olarak seçimlere katılma kararları.
    Bu iki karar, eğer doğru yöntemlerle icra edilebilirse, özellikle batı illerinde uzun yıllardır süre giden ve muhalefetin temel hastalığı olan sandıksız siyaset yapma geleneğinin son bulmasına yol açacak.
    Ne demek sandıksız siyaset geleneği?
    Sandıksız siyaset, partiye herhangi bir aidiyet hissetmeden ve hatta partiye üye dahi olmadan,  herhangi bir seçilememe kaygısı taşımadan, meslek odalarında, sendikalarda, dernekler ve kooperatiflerdeki idari koltuklara kök salarak ya da işi dışında toplumla geniş bir temas yüzeyi kurmadan, toplumsal değişimin bir parçası olmadan, tanıdık gazetecilere bir iki haber yaptırarak, tanınmış kişilerle sürekli gülücüklü fotoğraflar çektirerek, seçim dönemlerinde liderin ya da parti yönetiminin etrafında dolanarak, listede kendine seçilebilecek bir yer arayan, bu yeri bulamadığında da sandık için kılını kıpırdatmayan, kerameti kendinden menkul kişilerin sürdürdüğü siyaset geleneğidir.
    CHP’nin adayları ön seçimle belirleme kararı ile birlikte, CHP teşkilatları geçmiş seçim dönemlerinde görülmemiş bir hareketliliğe tanık oldu. Milletvekili aday adayı sayılarında ciddi bir artış oldu. Peşi sıra teşkilat gezilerine çıkıldı. Ve o can alıcı soru sorulmaya başlandı; kim partili, kim değil?
    İktidar partisi ile muhalefet partileri üye sayılarının arasındaki uçurum, herkesin malumu idi. Bu uçurumun nasıl kapanacağı konusunda ilk işaretleri bu ön seçim kararı verdi. Önümüzdeki dönemde CHP ön seçimde ısrar ederse üye sayısı ciddi bir artış gösterecektir. Keza adayların ortaya çıkış süreci de, sadece seçim dönemleriyle sınırlı kalmayacak, teşkilatla birlikte geçirilecek daha uzun sürelere yayılacaktır.
    Öte yandan HDP’nin seçimlere parti olarak girme kararı da, sandıksız siyaset geleneğini tarihe gömecek adımlardan bir tanesidir. HDP bu kararla ilan etmiştir ki, barajı aşmak için batıdaki sandıklardan çıkacak her oy değerlidir.
    HDK bileşenlerinde daha önce batı illerinde gördüğümüz, adayların ilanına kadar süren ve daha sonra sönümleşerek sandık işlerini Kürtlere bırakan hareketlilik, bu kez son seçmen sandığa oyunu atana kadar sürecek görünmektedir.
    Batıdaki seçmen listelerinde kayıtlı olmayan Kürtlerin kaydedilmesi, ilçe teşkilatı bulunmayan yerlerde ilçe teşkilatı kurulması, daha fazla Kürt hareketi dışından aday çıkması ve yurt dışına taşan çalışmalar HDP’nin de potansiyel oylarını konsolide etme konusunda ayrıntılı bir taktik çalışma yürüttüğünü ortaya koymaktadır.
    Tüm bunlar, özgürlük, eşitlik ve adalet için siyaset yapanların, tabanın içinden ve sandığı önemseyerek ortaya çıkmalarını sağlayacak demokratik bir geleneği oluşturmak için umut verici süreçlerdir.
    Kadir Dadan, 17 Mart 2015
    7 Haziran’da yapılacak genel seçimlere yaklaşık iki ay kaldı. Biz de bu haftadan başlayarak seçim öncesinde yürütülecek tartışmalara katkıda bulunmaya çalışalım.
    Seçim gündeminin en önemli maddelerinden birisi “yeni anayasa”. İktidar partisi, cumhurbaşkanlığına taşıdığı siyasi liderinin taleplerini göz önüne alarak ve daha önceki yıllardaki vesayet rejiminin sonlandırılması savunularından farklı olarak, bu kez başkanlık sistemine geçiş için “yeni anayasa” talep ediyor. Barajı aşma hedefindeki HDP ise, Kürt sorununun demokratik çözümünün temel taşı olarak “yeni anayasa”nın peşinde. CHP ve kerhen MHP ise, her ne kadar ciddi değişikliklere tabi tutulsa da, son iç güvenlik yasasında olduğu gibi, yıllar içerisinde kendini yenileyecek adımlara olanak vererek henüz ruhunu kaybetmeyen 12 Eylül rejiminin ortadan kaldırılması için “yeni anayasa” istiyor.  
    Bu farklı bakışlar, sona erecek yasama döneminde de vardı ve anayasa komisyonu belirli bir noktaya kadar ilerlese de, bir sonuca varılamadı ve cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, çalışmalar fiilen rafa kalktı.
    Seçim sonrasında “yeni anayasa” konusunda oluşacak tablo, aritmetik olarak farklı olsa da siyasi olarak öncekisinden farklı olmayacak. HDP’nin barajı aşamaması durumunda, HDP’nin boşalttığı koltuklara oturan AKP’liler de HDP’den çok farklı bir siyasi tutum sergileyemeyecekler. Tıpkı MHP’li olmayıp AKP’li olan İç Anadolu milletvekillerinin MHP’den farklı tutum sergileyemedikleri gibi. Kıyılardan seçilenlerin de CHP’den. 
    Artık herkesin yadsıyamayacağı gerçek, bölgesel farklılıkların siyasi olarak belirleyici özellikler taşıdığıdır. Siyasi ayrışma, il il, hatta ilçe ilçe farklı siyasi tercihleri beraberinde getirmektedir ve bu tercihler giderek de keskinleşmekte ve kemikleşmektedir.
    Ülke siyasi literatüründeki “kale” tabiri, sürecin geçmişini ifade etmektedir ki, bu geçmiş aslında çok partili yaşamın başlangıcına kadar götürülebilir.
    Daha derinlere bakıldığında ise, yüzlerce yıldır sancak ve uç beylikleri ile yönetilen, üretim ve değişim biçimleri coğrafi ve iklimsel özelliklere göre farklı farklı şekillenen, mülkiyetleri, ekonomik ilişkileri ve kültürleri de bu düzende gelişmiş olan halkın, demokrasiye geçilmesinden sonra da aynı alışkanlıkları sürdürdüğünü ve idari sorunlarını çözmek için çoğunlukla hukuku değil, kişileri ve kendi ilişkilerini devreye soktuğunu görmek gerekir.
    Keza, Cumhuriyet rejimi de, Osmanlı geleneğinin devamı olarak, bu farklılıkların şekillendirdiği vilayet sistemini korumuş ve merkezi idarenin küçük bir kopyasını il ve ilçe düzeyinde oluşturarak atadığı memurlar ile günümüze kadar sürdüre gelmiştir.
    Dolayısıyla demokratik bir anayasa için uzlaşılması gereken, bu il il, ilçe ilçe oluşan siyasi farklılıkların yönetime yansıyabileceği bir idari sistem oluşturmaktır. Seçilmiş yerel yönetimlere yetki devri, bu yeni idari sistemin olmazsa olmazlarından birisi ise de, asıl büyük tartışma bölgesel farklılıkları bir arada tutacak merkezi idarenin yapısı ve güçler ayrılığının nasıl sağlanacağındadır.
    Böyle bakıldığında görülecek ki, cumhurbaşkanını halkın seçmesi ve onun 13 yıllık tek başına iktidarın ardından parlamenter sistemi devre dışına alma çabaları, hali hazırdaki idari sistemin zaaflarını daha da belirginleştiren bir süreç doğurmuştur.
    Artık kabul etmek gerekir ki, mevcut idari sistemimiz çökmek üzeredir. Bu çöküşü, iktidarı elde etmek için yenilenecek bir meclis durduramaz.
    “Yeni anayasa”, ancak yeni bir kurucu meclis ile mümkündür.  Bu yüzden siyasi farklılaşmayı parti yönetimlerinin kıskacından çıkartarak yansıtacak iki turlu dar bölge seçim sistemi ile oluşacak, sadece yasama işlevini üstlenecek ve nitelikli çoğunluk ile karar alacak yeni bir kurucu meclisten başka çıkış yolumuz yoktur.  
    Kadir Dadan
    30 Mart 2015
    Şüphe yok ki, uzun süreli tek başına AKP iktidarının güvencesini, sağlık hizmetleri alanında atılan adımlar oluşturmuştu. SSK’nın sağlık hizmetlerinden çekilmesi, aile hekimliği sisteminin uygulamaya sokulması, özel hastanelerin kamu sigorta kuruluşlarına geniş hizmetler verebilmesi gibi düzenlemeler, sağlık hizmetlerinde yaşanan tıkanıklıkların aşılmasını sağlamış, artan harcamalara rağmen elde edilen memnuniyet, özellikle belirli yaşın üzerindeki kişiler için sandıkta oya dönüşen bir nitelik kazanmıştı. 
    Buna rağmen özellikle Recep Akdağ’ın görevi bırakmasının ardından, sağlık hizmetinin kamusal niteliğini gerileten, piyasanın dinamiklerinin hakim olduğu bir süreç izlemekteyiz. Sağlık hizmeti sunumunda yeni tıkanıklıkların oluşmaya başladığı aşikardır ve bunun da bir süre sonra sandığa yansıyacağını öngörebiliriz.
    Nedir bu tıkanıklıklar?
    Birinci basamaktan başlayacak olursak, aile hekimleri arasında başlangıçta ön görülen rekabete dayanan nitelikli çalışma gerçekleşmemiş, rekabetçilik mekan ve personel düzenlemelerine dayanan aile merkezi sınıflandırmasının da etkisiyle büyük şehirlerde şekilcilik olarak ortaya çıkmıştır. Sevk zinciri sistemi ve sağlık göstergelerinin ücrete yansımadığı, hekime kayıtlı hasta sayısının üst limitinin 4000, ortalamasının ise 3500 olduğu bir ortamda daha fazlasını beklemek de mümkün değildir. Dolayısıyla aile hekimliği hala büyük oranda reçete hekimliği olarak hizmet etmekte, sistemin gazını almakta, ancak sağlık sorunlarına etkin müdahale işlevine sahip olamamaktadır. 
    Sevk sisteminin olmadığı aile hekimliği uygulamasının bu halinden, aile hekimleri de, kamu hastanelerindeki uzman hekimler de, özel hastane işletmecileri de bir ölçüde memnundur. Aksi takdirde etkin bir aile hekimliği uygulamasıyla, performans sistemine dayalı ücretlendirmeye sahip kamu uzman hekimleri de, özel hastaneler de ciddi gelir kaybı ile karşı karşıya kalacaktır.
    Hastalar ise, herhangi bir kısıtlamaya tabi tutulmadan uzman hekimin karşına çıkabilseler de, kamuda performans sisteminin, özelde ise piyasa yaklaşımının yol açtığı hekim tercihleri nedeniyle, aynı rahatsızlık için doktor doktor koşturmakta, elinde birçok laboratuar ve radyoloji inceleme sonucu ile şikâyetinin bile ne olduğunu unutmakta ve kararsızlık içinde evine dönmektedir.
    Üniversiteler ise, kamu ve özel sektör hastanelerinde olduğu gibi, büyük ölçüde tıbbı teknoloji ve ilaç şirketlerinin, sigorta kuruluşu ile pazarlıklar sonucu belirlediği bir sağlık hizmeti üretebilmektedir. Tıp öğretisinin temel taşı olan “önce zarar verme” ve “hastalık değil, hasta tedavi edilir” ilkelerinin çöpe atıldığı bu düzende, öğretim üyesi poliklinikleri ile kapılar yoksullara kapatılırken, varsıllara da sonuna kadar açılmaktadır.
    Hekime yönelik şiddetin en çok gözlenir olduğu acil sağlık hizmetleri ise, bütün bu sistemin çıbanlarının baş verdiği ve ara sıra patlayarak içindeki cerahati boşalttığı bir nitelik kazanmıştır. Sağlanan alt yapı ve işleyiş iyileştirmelerine karşın, sistemin özellikle hekimler açısından personel atık deposu olarak gördüğü aciller, çözülemeyen sağlık sorunları buzdağının görünen yüzü olmayı sürdürmektedir.
    Sonuç olarak, aile hekimliği kayıtlı hasta sayısı ortalamasının düşürülmesi, esnek bir sevk zincirinin kurulması ve performans uygulamasının sonlandırılarak sağlık göstergelerine göre bir ücretlendirilmeye gidilmesi, sağlık hizmetlerindeki ilaç ve tıbbi teknoloji şirketlerine bağımlılığı azaltacak ve etkinliği artıracak kararlar olarak ortada durmaktadır.
    Kadir Dadan
    4 Nisan 2015
    Erdek Zeytin Tarım Satış Kooperatifi, ekonomik olarak Kapıdağ’ın kalbi. Dolayısıyla da seçimleri her zaman çekişmeli ve müdahaleli olmuş. Hem yerel hem de ulusal çaptaki siyaset, hem de birlik üst yönetimi daima bu seçimlere etki etmek istemiştir. Artık bundan şikayet etmenin bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Hele ki 4500 ortak söz konusuysa konu toplumsaldır, herkes sözünü söylemelidir.  
    Bu çerçevede ben de görüşlerimi ifade etmek istiyorum. Her ne kadar kooperatif ortağı olmasam da, zeytinlik kiralamış, bu kiralama sözleşmesinin gereği olarak kooperatife zeytin döken, yağ sıktıran, kaloriferi için kurutulmuş zeytin çekirdeği alan birisi olarak, yasal olmasa da meşru olarak söz söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum.
    Öncelikle kooperatifin genel kurulu ne yazık ki, üreticinin iradesini tam olarak yansıtmayacak. Bu benim gibi kiralama ya da ortakçılık usulü ile zeytinlik bakanların azımsanmayacak rakamlara ulaşmasından değil, aynı zamanda aile içinde devirlerin yapılmamasından kaynaklı olarak kooperatif üyelerinin çoğunun artık zeytinliklerde sadece hasat zamanlarında boy göstermesinden de kaynaklanıyor.
    Kooperatif yaş ortalaması iyice artmış durumda ve bu sadece Erdek için bir sorun değil, diğer kooperatiflerin de bir sorunu. Dizleri titreyerek genel kurula gelen kişilerin iradesinden sağlıklı bir sonuç çıkmasını beklemek doğru değil sanırım.
    Bu konuda, hem gençlerin önünü açacak ve onları zeytincilik ile barıştıracak, hem de kiracı ve ortakçıların sürece katılımını sağlayabilecek hukuksal düzenlemelerin yapılması gerekir. Aksi takdirde kooperatifin ismi değiştirilerek “Zeytinlik Sahipleri Kooperatifi” yapılması daha doğrudur.
    İkinci olarak, Zeytin Satış Kooperatifinden, onun boyunu aşan beklentilerin içine girilmesini de doğru bulmuyorum. Yapay gübre alımı organizasyonu, bir satış kooperatifinin işi değildir. Çeşitli spekülasyonları da beraberinde getirir. Bunu yapabiliyorsa ziraat odası yapmalıdır. O da bunu yaparken seçenekler oluşturmalı ve üreticiyi bir şirkete angaje etmemeli, organik ve hayvan gübresi seçeneklerini de oluşturmalıdır.
    Keza ilaç meselesi de böyledir. Eğer bütün bölge uçakla ilaçlanıyorsa, kooperatife zeytin dökmeyenlerin de maliyete ortak olması gerekir. Bunun yolu da, yine ziraat odasından geçer. Sonuçta Çiftçi Kayıt Sistemi yoluyla tüm zeytinliklerin kayıtları tutulmaktadır. Metrekare ya da ağaç sayısına göre daha adil bir maliyet paylaşımı söz konusu olur. Maliyet iyi zeytin bakımı yapanın üstüne binmez. Böylelikle zeytinliklerin bakım standardı yükselir, zeytin ağacı başına verim artar. Toprak tahlil laboratuarı konusu da bu kapsamda ele alınabilir.
    Dolayısıyla ziraat odası ile zeytin satış kooperatifinin işlevlerini yerli yerine oturtmadan, zeytinciliğin ilerlemesi mümkün değildir. Bu açıdan yeni seçilmiş ziraat odası yönetimi, kooperatif seçimlerine müdahale etmek yerine, zeytinciliğe müdahale etmelidir. 
    Üçüncü olarak, Erdek zeytininin bir marka olmasına çalışmak için, Erdek Zeytin Satış Kooperatifinin başına geçilmesine gerek yoktur. Kapıdağ’da zeytincilik Kyzikos uygarlığından beri var. Niyeti olan şimdiye kadar bunu yapardı. Niyeti olan, şimdiye kadar küçük de olsa bir işletme kurar ve bunun için çabalardı. Kapıdağ Yarımadasının organik tarım potansiyelini görür ve bunun için adımlar atardı. Sanayileşmeye organik tarım ile karşı çıkardı.
    Bu çerçevede “Zeytin Satış Kooperatifinden beklentimiz nedir?” diye düşünecek olursak, basitçe ürettiğimiz zeytini doğru bir şekilde işlemesi ve adil bir fiyatla satmasıdır. İşte büyüklük itibariyle yerine koyamayacağımız işlev budur, yani tonlarca malımızın pazarlanması.
    Bu noktada Birlik yönetimine katılım önemlidir, hatta hayatidir. Ancak bu katılım yerel iradeyi yansıtan bir katılım olmalıdır, birlik yönetiminin kendi geleceğini belirleme dayatması olmamalıdır.  Oy kullanılırken listelere bağlı kalmak zorunluluğunun bulunmadığını, bu dayatmanın temsilcisi olanların üzerinin çizilebileceğini hatırlatmakta yarar var. Sonuçta ortakların iradesine ipotek konulamayacağını göstermek için de bir fırsat olur.
    Erdek kooperatifinin yasa ile kurulmuş bir birlikte, özerk bir yapı oluşturamayacağı açıktır. Ancak kendi ortaklarının çıkarlarını koruyan adımlar atması da engellenemez. Bu açıdan yardımlaşma fonu kurulması ne kadar doğru bir karar idiyse, yağ fabrikası işletilmesi de o kadar doğru bir karardır. Kapıdağ’ın yağı üzerine çalışmak ve geliştirmek için de önemli bir atılımdır. Yağhane’nin işleyiş sorunları aşılarak, daha iyi hale getirilmeli ve belirli bir miktarın altındaki(örneğin 100 litreye kadar) sıkımları ücretsiz ya da daha hesaplı hale getirerek, ortaklarının kendi tüketimlerini de kooperatif bünyesinde değerlendirmek için çalışılmalıdır.
    Hafta sonu yapılacak seçimler, Erdek zeytinciliği için bir milat olmayacak. Hayat her koşulda devam edecek. Son üç yıldır hasadın berbat geçmesi Zeytin Satış Kooperatifinin suçu değil. Doğanın dengelerini gözetmeyen, zeytinciliğin gereklerini yerine getirmeyen, turizmden eline geçenle yetinen ve bahçesine uğramayan, birbiriyle dayanışmayan, kendisini değiştirmeyen, geliştirmeyen herkesin suçu.
    Bu yüzden de seçimler, her şeyi herkesten çok iyi bilen, her şeyi tek başına değiştirebileceğini iddia eden, ancak yıllardır hiçbir şeyi değiştiremeyenlerin, bu gerçeklerle yüzleşeceği bir seçim olacak.
    Elbette adaylar kadar, gelip tercihte bulunacak üyeler için de. Onlar da önlerine konan listeleri mi yoksa, kendi tercihlerini mi sandığa atacak? Herkesin aklına saygı duymak ve seçimlerin dört yıl için olduğunu aklıdan çıkarmamak gerekli. Kim öle, kim kala değil, kim ne dedi ve ne yaptı?…  
    Genel seçimlere katılacak siyasi partiler milletvekili aday listelerini yüksek seçim kuruluna verdiler. Adaylara bakarak yapılan ortak değerlendirmeler, HDP’nin barajı aşabilmek için hem AKP, hem de CHP oylarına yönelik hamleler yaptığı, diğer partilerin ise siyasi tabanlarına yönelik pozisyonlarını korumaya çalıştığı yönünde.
    Kürt sorununun uluslar arası boyutu nedeniyle, HDP’nin barajı aşamaması durumunda ortaya çıkacak hükümetin meşruiyet sorunu yaşayacağını ve bir yıl içinde barajı indirerek bir seçime yönelmediği takdirde mevcut siyasi sistemin bütünüyle bir çöküşe sürükleneceğini görmemek mümkün değil.
    12 yıl önce Kürt hareketinin olmadığı bir mecliste bile tezkere geçiremeyenler, şimdi bu Ortadoğu politikası ve HDP’siz meclis ile ne Kürt sorununun çözümünü sağlayabilir, ne de Suriye’deki sürece müdahale edebilir.
    Cumhurbaşkanının, başkanlık hırsları bu çöküşü hızlandıracak bir katalizör görevi bile görebilir. Erdoğan bu meşruiyet sorununu ortadan kaldırmak için 400 milletvekili istiyor. Dolayısıyla Erdoğan ve AKP’nin yeni düzeni sağlayacak yeni anayasayı oluşturma yolu belli.  Ancak bu hedefe ulaşamadıklarında yapacakları belli değil. Dört yıl boyunca biri sarayda, biri köşkte kös kös oturmayacaklarına göre, yola daha parlak yıldızlarla devam edecek bir formül uydurmaya çalışacaklardır.
    Peki HDP barajı aşar ve hiçbir parti tek başına iktidarı elde edemezse? O durumda işler biraz karışık ve seçmen açısından sandığa attığı oyunu anlamlandırması için, seçim öncesinde bu karışıklığın bir parça giderilmesi gerekli. Yoksa oyunu bir belirsizliğe kullanmış olacak.
    Bu yüzden Almanya seçim sistemindeki gibi, partilerin, seçime girmeden önce, seçim sonucunda oluşacak tabloda nasıl davranacağını, hangi partiler ile koalisyon yapabileceğini, hangileriyle asla yapmayacağını bildirmesi, hem bu karışıklığın giderilmesi, hem siyasi etiğin inşası, hem de partiler arasındaki geçişlerin politikalara bağlı olarak gerçekleşmesi açısından son derece önemli.
     Selahattin Demirtaş, Cumhurbaşkanını başkan yapmayacaklarını meclis kürsüsünden duyurdu. Ancak henüz HDP’nin başkanlık sistemi olmaksızın bile AKP ile koalisyon yapmayacağını duyurmadı. Daha da ötesi bir AKP azınlık hükümetini desteklemeyeceğini de açıklamadı. Dolayısıyla AKP’yi geriletip geriletmeyeceğini ileri sürmek doğru değil. 
    Keza CHP-MHP ile koalisyon yapıp yapmayacağını, hangi koşullarda yapacağını ya da CHP-MHP azınlık hükümetini destekleyip desteklemeyeceğini, hangi koşullarda destekleyeceğini de açıklamadı.
    Yine çok ifade edilen en yaşamasal sorun olarak, Kürt sorununu çözecek yeni anayasanın nasıl yapılacağını da bilmiyoruz. Bu seçilecek meclis mi? Yoksa bir kurucu meclis mi? Bir uçta AKP ile pazarlık, diğer uçta MHP ile uzlaşma. Çözüm bu işin neresinde?
    Klasik siyasetçiler gibi, “bunlar ancak seçimden sonra ortaya çıkacak duruma göre konuşulur” demeyin. Bu sorular, parlamentoya girmeyi artık bir temsil aracı olarak görmekten vazgeçmiş, iktidarı ya da iktidarın bir parçası olmayı, hadi olmadı Türkiye partisi olmayı hedeflemiş bir siyasi partinin yanıtlaması gereken ve bu yanıtı barajı geçip geçemeyeceğini de belirleyecek olan sorulardır.
    HDP, seçmenden oy isterken önce bu sorunların yanıtını ortaya koymalı. HDP’yi destekleyenler de siyasi olarak neyi desteklediklerini, AKP’yi gerilettiklerini mi, yoksa ilerlettiklerini mi daha iyi bilmeli.
    Kadir Dadan
    8 Nisan 2015
    2015 Genel seçimleri, Türkiye’deki ekolojik yıkımın en üst seviyeye çıktığı bir zaman diliminde gerçekleşmesine ve Gezi direnişi sonrasında ilk genel seçim olmasına rağmen, yeşil politikanın gerek milletvekilleri listelerine, gerekse seçim bildirgelerine göstermelik bir biçimde yansıdığı, gündeme ise neredeyse hiç alınmadığı bir seçim olarak geçecek.
    CHP’den Ankara için aday adayı olan Çevre Mühendisleri Odası’nın genç ve aktif başkanı Baran Bozoğlu listeye giremedi. Çevre eylemlerinin tanıdık ismi Oktay Konyar da, HDP İzmir 2. Bölge için aday adayı idi. O da listeye giremedi.
    HDP’de, Ege çevre mücadelelerinin medyasını oluşturan Evrensel gazetesi yazarı Özer Akdemir İzmir 2. Bölge 10. Sırada, Suyun ticarileştirmesine Hayır Platformundan akademisyen Beyza Üstün ise İstanbul 3. Bölge 5. Sırada yer bulabildi. Seçilmeleri hemen hemen olanaksız.
    Adında yeşil geçen Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, yerel seçimlere olduğu gibi bu seçimlere de parti olarak katılmıyor. HDP’yi destekliyorlar. Ancak HDP, bu partiden gelen adayları seçilebilecek yerlerden aday yapmadı. Sadece Saruhan Oluç, Antalya 1. Sıradan gösterildi. O da partinin Sol Gelecek kökeninden.
    Çevre platformlarından ise hiç kimse listelerde yer alamadı. Seçim bildirgelerine baktığınızda ise, kamuoyunda gündem yaratacak bir yeşil madde göremiyorsunuz.
    Kısaca Gezi’de üç beş ağaç için başlayan büyük kalkışma, yeşil politikayı teğet bile geçmedi.
    Gelinen bu noktada, 2008’de yeniden kurulan, daha sonra EDP ile birleşen ve bugün de el mecbur HDP’yi destekleyen partinin başarısızlığı ortada duruyor. Hesapsız ve çapsız bir kuruluş, hareketin dışında kalış, Sol’un inkarından bir U dönüş ve daha sonra da siyasi teslimiyet.  Hiç kurulmaması, Gezi direnişinden sonra da, hareketin önünü açmak için bir an önce kapatılması gereken bir partiydi. Hala da öyle.
    Gelelim harekete…
    Yeşil hareket, çeyrek yüzyıl önce Türkiye’de ilk ortaya çıktığından beri hep dağınık, hep parçalı, hep başka siyasi yapıların içerisinde yer bulduğu bir yapıda idi. Bugün de bu özellikleri itina ile koruyor. Geçen 25 yıl, birçok konuda hareketi haklı çıkarsa da, hala birlikte tartışma ve birlikte hareket etme becerisini geliştirmeye, dolayısıyla da kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak bir katılım düzeyini yakalamaya yetmedi.
    Artık biraz daha cesaretle ön görebiliriz ki, 2015 genel seçimleri % 10’luk seçim barajının geçerli olduğu son seçim olacak. Ve artık çok daha yüksek sesle söyleyebiliriz ki, Türkiye’nin tarihinde hiç olmadığı kadar, yerli, ses getiren, gündem yaratan, toplumsal dönüşümün bir parçası olan ve gerçek bir yeşil partiye gereksinimi var.
    Artık daha da farkına varmamız gerekiyor ki, onun gözünün üstünde kaşı var, bunun burnunun altında ağzı var demenin bir anlamı yok. İki kulak, iki yanak, bir çene daha bulup yeşil yüzü oluşturmamız gerekiyor. Yeşil politikanın doğası bu.
    Kısaca seçimlerden sonra yeşil politika için parti tartışması kaçınılmaz bir gereklilik olarak görünüyor. Yoksa bir daha ki seçimde de kimse yeşile yer vermeyecek.
    Kadir Dadan
    26 Nisan 2015
    Bu 1 Mayıs’ta Erdek Körfezi Dayanışma Platformu olarak Bandırma’da düzenlenen gösteriye katıldık. Sloganımız ise “Sanayiniz Batsın” idi. Emek ve dayanışma gününde, sanayide çalışan yüzlerce işçinin yanında, işçi sınıfının ortaya çıkışına neden olan sanayileşmeye karşı atılan sıra dışı bir slogan. Sermaye kesiminin her sıkıştığında, hep söyleye geldiği üzere, “Sanayi olmazsa işçiler ne yapacak? Aç kalırsınız aç!” Öyleyse neden böyle bir slogan?
    Bu sloganın kökeni yeşil politikaya ve onun ekolojik yıkıma neden olan kapitalizm eleştirisi kadar, kapitalizmin sanayileşme, kentleşme ve modernleşme/uzmanlaşma ile olan birlikteliğinin vurgulanmasına dayanır. Öyle ki, sanayileşme, kentleşme ve modernleşme/uzmanlaşma eleştirisi olmadan, bu süreçleri sorgulamadan, gerçek bir kapitalizm eleştirisi yapılamaz. Çünkü sermaye büyümek için, hemen daima bu üç sürece yaslanmış, teknolojiyi bu üç süreci geliştirmek için kullanmıştır.
    Bugün somut olarak Balıkesir-Çanakkale 1/100000 ölçekli çevre düzeni planı ile kendini gösteren ve dolayısıyla Erdek Körfezi Dayanışma Platformunun ortaya çıkışına neden olan süreçler de bunlardır. Geçmiş örneklerden temel fark, bunun devasa boyutlarda ve görece hızlı bir biçimde uygulamaya sokulmak istenmesidir.
    Bugün gelinen noktada, artık kırdan göçe dayalı kentleşme kapitalizmin gereksinimlerine yetmemektedir. Kentleşmenin ötesine geçen, özellikle deniz kıyısında metropolleşme gerekmektedir. Daha fazla kâr ancak bu yoğunlaştırılmış nüfus ile mümkündür. Düz bir sanayileşme de yetmemektedir. Daha ucuza üretip tekel oluşturmak için, üretim hatlarını yakın coğrafyada birbirine bağlayan sanayinin kümeleşmesi ve yoğunlaşması gerekmektedir. Bunların yanı sıra, emeğin metropol yaşamına ve sanayinin gereksinimine uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Modernleşme ve uzmanlaşma da bu noktada devreye girer.
    Somut olarak bakacak olursak, Bandırma’da öngörülen 48 bin dönüm kümelenmiş kimya ve ağır metal sanayi kurulması, bunun içindir. 150 bin olan nüfusu 1 milyona çıkaracak metropolleşme bunun içidir. Bandırma’da yeni üniversite kurulması bunun içindir.
    Ama bu yoğunlaşmanın sonuçları hem yerel, hem de küresel ölçekte bir ekolojik yıkımdır. Doğanın taşıma kapasitesini aşan yoğun bir kirlilik, daha fazla enerji için artan fosil yakıt kullanımına bağlı hızlanan küresel ısınma ve iklim değişikliği. Ve aynı zamanda sosyal bir yıkımdır. Artacak sağlık sorunları, gelir dağılımının bozulması, göçe bağlı kültürel çatışmalar.
    1 Mayıs’a dönecek olursak, sadece ücret ve çalışma koşullarına ilişkin söylemlerle kendini tekrar etmenin artık bir anlamı yok. Artık emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulup, kendini özgür bir biçimde üretimin parçası haline getirmesi gerekiyor. Bunu ekolojik temelde, yenilenebilir enerji kaynaklarının ölçüsünde ve kırsal alanda yayılarak gerçekleştirmesi halinde, sermaye sınıfının gücü zayıflayacak ve sömürü gerçekten sona erecektir.
    Bu yüzden “Sanayiniz Batsın!”, bu yüzden “Yaşasın özgür doğa, yaşasın özgür emek!”
    Kadir Dadan
    4 Mayıs 2015 
    Yıllar var bir gün geçsin ki medyada herhangi bir “teknolojik sıçrama” haberi yayınlanmasın, ne mümkün. Çok teknolojik bir millet haline geldik. Çağ atlamalar geride kaldı, yakında arşı alaya çıkacağız. O kadar ki artık bizi 4Gler de kesmiyor. Futbol sloganı gibi; “bir, iki, üç g yetmez, dört, beş, altı olsun!”.
    Artık teknoloji ile tam teşekküllü hastanelerde sezaryenle doğuyor, yine tam teşekküllü atanamayan öğretmensiz okullarda teknoloji ile büyüyor ve yine tam teşekküllü yoğun bakım ünitelerinde son teknoloji ilaçlara rağmen, teknoloji ile ölüyoruz.
    Her şeyimiz teknolojik kontrol altında; dört dörtlük güvendeyiz. Kameralar her yeri izliyor, dolayısıyla kamu personelimizi daha iyi “koruyoruz”. Başbakanı dinleyenler oluyor ama bulup çıkartıyoruz. Hiçbir suçlu bizden kaçamaz, sonra salıversek de mutlaka yakalarız. Delillerimiz bile teknolojiktir.
    Elektrik dağıtım sistemimiz de çok teknolojiktir, milyonda bir olacak hadiseler olmasa ülke çapında hiç kesinti yaşamayız. Zaten nükleer santral kurunca her yer ışıl ışıl olacak, dışarıdan Türkiye’ye bakanların gözleri kamaşacak.
    Tüm fabrikalarımız Avrupa’dan daha üstün son teknoloji kullanır, çevreye hiç zarar vermez. Trakya’da Ergene, Bursa’da Nilüfer pırıl pırıl akar. Marmara’nın her yerinde denize girilir. Hele Dilovası yazın turist kaynar, iğne atsan yere düşmez. 
    İnşaatlarımız da son teknolojidir. Hiç iş kazası olmaz, hele asansör faciası asla mümkün değildir. Ara sıra işçinin dikkatsizliğinden ufak tefek sorunlar çıkabilir ama dedik ya işçi yüzünden.
    Yollarımız teknoloji harikasıdır. Tüm araçlarımız muayenelidir, alkol kontrollerimiz tamdır, şoförlerimiz ehliyetlidir, herkes teknolojik otomobillerinde teknolojik kurallara uyar, kaza nedir bilmeyiz.
    Hele madenlerimiz, inanılmaz teknolojiktir. Koşa koşa gidersin yerin altına, canın hiç çıkmak istemez. Fıtratında olmasa, hiç “kaza” yaşanmaz.
    Ant olsun silahlarımız da çok teknolojiktir. Saydır saydır, hiç tutukluk yapmaz. Ordumuz hele, teknoloji abidesi gibidir; cephaneliklerimiz patlamaz, uçaklarımız düşmez, kaçakçılar vurulmaz, araçlarımız devrilmez.
    Kısacası teknolojik çekirge gibiyizdir. Durmadan sıçrarız sanırız.
    Ama bir sıçrarız, iki sıçrarız, üç sıçrarız. Ya sonra?
    Sonra, sahtelikler uzun süre devam edemez. Gerçekler ortaya çıkmaya başlar. Aslında o kadar da teknolojik olmadığımızı, sadece 3G-4G konusunda değil ekonominin tüm alanlarında bir çöplüğe döndüğümüzü ve pislik içinde yaşadığımızı fark ederiz. Geçtiğimiz on yıl içinde yapılanlarla, gelecek 50 yılımıza ipotek koyduğumuzu anlarız.
    Artık beton ve asfaltla boğulan şehirlerimizde yaşamaya, arıtmasız fabrikalarımızda, can güvenliği olmayan inşaat ve madenlerimizde çalışmaya, komşularla çıkacak bir savaşta askere gitmeye mecbur bırakıldığımızı anladığımızda, yine bize söylenecek olan sözler bir kere daha sıçramak için teknolojik ibadethanelere girip tanrıya yalvarmamız olacaktır.
    Ya biz ne söyleyeceğiz?
    Kadir Dadan
    19 Mayıs 2015
    Bu coğrafyada yaşayan ve hakları için mücadele etmek zorunda kalan insanların “merkez”lerle arası hoş değildir. Öyle ki, halkımız “merkez”lerle ile ilgili yaşadıklarını açıkça ifade edememiş, farklı yollarla dile getirmiştir. Bu yüzden argo literatürümüz “merkez” üzerine destanlar içerir. 
    Sol siyasetin ana uğraşlarından birisi, peşine düşülecek bir siyasal merkez oluşturmaktır. Parti kurulur, MYK oluşur, yıllar geçer, ama bir türlü o siyasal merkez oluşmaz. Düşünülmez ki güçlü bir merkez, sol siyasetin özüne, eşitlik tezine aykırıdır.
    Sonra merkez-çevre çekişmesinden bahsedilir. Çevre gelir merkezi bastırır. Sonra kendisi merkez olur, başka bir çevre gelişir, o gelir yeni merkezi bastırır. Daha sonra başka bir çevre gelişir. Sürüp gider.
    Kısaca, siyasetinden belediyesine, şirketinden devletine, sivil toplumundan üniversitesine, esnafından din kurumlarına ömrümüz merkez inşa etmekle geçer ama o bir türlü tamamlanmaz o kerameti kendinden menkul merkezler.
    Oysa doğal olan ve doğal olanın üzerine kurulan yaşam merkezsizdir.
    Artık yaşadığımız evrene bile, “bilinen evren” diyoruz. Yani bilebildiğimiz bir bölümü tanımlıyoruz.
    Tam olarak bilemediğimiz bir şeyin merkezinde olduğumuzu ileri sürmenin ya da merkezini oluşturmaya çalışmanın ve bütün olanakları muğlak bir odağa yönlendirmenin anlamsızlığını yaşıyoruz.  
    Gerçekte kim bu merkezi ya da merkezleri istiyor sorgulamak gerekir. İnsanları, konutlarını, üretim araçlarını, gerekli malzemeleri bir araya toplamak, yoğunlaştırmak, kime ne sağlıyor?
    Gerekçeye bakarsanız bunu insanlığın geleceği adına yaptıklarını iddia ederler. Daha konforlu yaşam biçimleri, daha çok para, daha çok tüketim kapasitesi, daha hızlı hareket vaatleriyle sizi bu merkeze çağırırlar.  
    Sonuca bakarsanız, çağrıyı yapanların güç sahibi ve belirleyici olmasını görürsünüz. Tüm bunları elde edebilmek için tarifi mümkün olmayan tek taraflı bir bağımlılık gelişir. Emeğinizi güç sahibi olmak isteyen işverenin emrine sunarken, tüketiminizi de pazarı elinde tutmak isteyenin emrine verirsiniz.
    Merkez yükseldikçe, güç büyür ve daha acımasız hale gelir. Daha uzaklardan kendisine köle çeker ve etrafına hükmetmeye, onun olanaklarına el koymaya başlar. Bunun için zor aygıtları üretir. Dolayısıyla zaman içinde komşularını ya yok eder, ya da bağımlı kılar.
    Doğa ise başta komşularla ama genelde tüm canlılarla barışık olmayı, onlara saygı duymayı onlarla değişim ve işbirliği içinde olmayı gerektirir. Çünkü tüm canlılık birbirinden beslenir. Güneşi, toprağı, suyu, havayı paylaşmayı öğretir. Bir yaşam alanı belirlemeyi ve o alanı savunmayı, zor koşullarında bir araya gelmeyi ve yan yana durmayı gerektirir.
    Doğa için özgürlük budur ve her canlı için doğumla başlayan ölümle sonuçlanan ama bir ömür boyu süren mücadele…
    Bizim gelecek nesillere bırakacağımız gerçek miras da budur; özgürlük için merkezlerle mücadele…
     Kadir Dadan – 25 Mayıs 2015
    Şanlıurfa’da mesleğe başladığım ilk yıl, tecrübesiz bir hekim olarak Ortopedi uzmanı ile birlikte poliklinik yapıyordum. Odamızın personeli yerli bir aşirettendi. Sürekli olarak aşiretin işlerine koşturduğundan, onun yapması gereken işler ortada kalıyor, yaptığı ayrımcılık ve oldu bittiler diğer hastaların tepkisine neden oluyordu.
    Bir, iki, üç… uyarılara rağmen, “doktorum idare et” kabilinden bildiğini okumaya devam ediyordu. Sorunu hastane yönetimine taşıdığımda, konuyu ele alabilmeleri için yazılı müracaatıma gerek duyduklarını ifade ettiler. Ben de saf saf döşendim bir dilekçe verdim başhekim yardımcısına.
    Bir ay oldu, tık yok. “Ne oldu bizim dilekçe?” diyorum, “değerlendiriyoruz” diyorlar. Başhekim değişti, ben başka bir servise geçtim, adam yerinde duruyor. Derken bir gün hışımla içeri girdi ve “beni şikayet etmişsin, ben sana ne yaptım?” diye gürledi. Ben de o şikayetin birlikte çalıştığımız günlere ait olduğunu, bugüne ait olmadığını söyledim ama ne çare. Meğer sumen altı edilen benim dilekçe, yeni başhekimin tasarrufu ile işleme konmuş.   
    Aylar geçti, bir gün kendisiyle boş bir yolda karşılaştık. Biraz da alkollüydü ve çekti silahını belinden, dayadı göğsüme. “Doktor, ver bakalım şimdi o şikayetin hesabını!” dedi. “Bunun için mi vuracaksın beni?” deyince duraladı, sonra da şakaya vurdu olayı. “Sen beni şikayet ettin ama, bak ben seni öldürmedim”e getirdi. Artık bu ülkede şikayetin neye yaradığını öğrendiğimden, polise falan gitmedim.
    Maalesef her meslektaşım benim gibi şanslı olmadı. 24 yılı bitirirken mezuniyet dönemizden kadın arkadaşlarımız dahil şiddete maruz kalmayan hekim yok gibidir. Sağlık çalışanlarından birçok kişi üstelik görevi başında silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. İstanbul’daki çalıştığım hastanemin başhekimi ölümden döndü.
    Acil servisteki saldırılar her dönem yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Güce ve paraya dayalı sistemin acısı, hep bu sistemin acımasızlığını açıklamak zorunda kalan acil hekimlerinin başında patlamaya devam ediyor.
    Öte yandan siyasi partiler, ne sağlık hizmetlerindeki tıkanıklıkları çözmek, ne de toplumsal şiddeti önlemek için ciddi bir adım atıyor. Meslek kuruluşları ve sendikalar ise popüler eylemler ile sorunları havaya savuruyor.
    Ülkede neredeyse herkesin belinde silah varken ve bu silahla kendi adaletinin peşine düşmüşken, Suriye’ye giden silahların görüntüsü üzerine fırtınalar kopuyor da, kimse Türkiye’deki silahları toplatmaktan bahsetmiyor.
    Silah, savunma değil bir saldırı aracıdır. Silah edinmek ve taşımak, suç kastını ortaya koyar ve bana göre bir insanlık suçudur.
    Silahların gölgesinde, namlunun ucunda; Barış görüşmesi olur mu? Adalet yerini bulur mu? Gerçek bir demokrasi ortaya çıkar mı? Doğa’yı korumanın anlamı kalır mı? Hekim, işini doğru yapabilir mi?
    Namludan çıkan kurşunla ölmekten beteri, o namlunun ucunda ömür boyu yaşamak zorunda kalmaktır.
    Toplayın artık şu silahları!
    Kadir Dadan
    2 Haziran 2015
    Tarihi bir milletvekili seçimini geride bıraktık.
    Erdek körfezine yönelik sanayileşme tehdidine karşı kurduğumuz platform adına katıldığımız ilk toplantıda Bandırma Belediye Başkanı Dursun Mirza, “Bu sanayileşme planını durdurabilmek için ülkede iktidarın değişmesi gerekir” demişti. Ve değişti. Yaşadığım yer adına seçim sonucunun en sevindirici yanı budur.
    “HDP, AKP’yi gerileteceğim diyorsa, onunla koalisyon kurmayacağını, onun azınlık hükümetini desteklemeyeceğini de açıklamalıdır, seçimde alacağı sonuç buna bağlıdır” diye yazmıştım. Açıkladılar ve barajı geçtiler. Şimdi o söze sadık kalmalarının zamanıdır.
    Her şey daha çok sıcak ve süreç her şeye gebe. Ama şurası bir gerçek ki, şu an gereksinim duyulan en önemli şey, muhalefet partilerinin ortaya çıkan bu durumu kırmadan, dökmeden koruyabilmesidir.
    Peki nasıl olacak bu? Temel sorun şudur; mikrosundan, makrosuna milliyetçilik ile nasıl uzlaşılacak?
    Başbakanın balkon konuşmasını dinlerken, çok şaşırdım. Çünkü öyle bir giriş yaptı ki, son zamanlarda dilime doladığım bir Orta-Asya (Altay) ağıtını(onlar sigit diyor) hatırlattı. Yat-Kha gibi Tuva kökenli müzik gruplarının yorumlarının yanı sıra, Ankara Türk Dünyası Müzik Topluluğunun solisti Feryal Başel Tüzün’ün de seslendirdiği Ene Say – Ahoy adlı bir ağıttı bu.
    “Enesayım, Sayan Tandım, Erte şagtan çurtum çüve” diye başlar ki, Ene Say – Ana Nehir, Sayan Tandı da o nehrin bulunduğu yerdeki dağlara verilen addır ve eski çağlardan beri yurt tutulduğu ifade edilir.
    Başbakan da, herhalde yurtseverliğini konuşturmak için, Türkiye’nin bütün büyük nehirlerini ve dağlarını arka arkaya sayarak, hepsinden selam getirdiğini söyleyerek başladı konuşmasına ve “kutlu yürüyüş”e getirdi lafı. Milliyetçiliği başka ellere bırakmadı.
    Elbette Türkler, “birlik ol, ilini bil, onu terk etme, sonra çok çok ölürsün” diyen Bilge Kağan’ın taşlara kazıttığı söylevini dinlemeyerek yürüyüşe çıkalı çok zaman oldu. Ama her kağan bilge olmadığı için yürüyüş hep devam etti. Ta ki Anadolu yurt tutulana kadar. Ne zaman ki tekrar yüründü, yine çok çok ölündü.
    Şimdi yine bir kağan, bu sefer geldiği istikamete kutlu kutlu yürümek istiyor, ancak bu sefer milletin bir bölümü “dur bakalım, biz çok çok ölmek istemiyoruz” dedi. Kısaca seçmenin tavrı, “Savaşa Hayır!”
    Bu seçimler açıkça gösterdi ki, ülkedeki dört farklı siyasi görüş kendine yurt edinecek iller, ilçeler bulmuş, hangi seçim sistemi olursa olsun kendilerini meclise taşıyacak örgütlenmeyi gerçekleştirmiş durumda ve seçimler yenilense de sonuçlar pek değişmeyecek.
    Kimse ilini, töresini terk etmek niyetinde olmadığı gibi, başkalarının iline gelmesine de razı değil. Bu durumda bu illerin birbirine tahammül göstererek bir arada kalmasını ve bir bütün olarak hareket etmesini sağlayacak yeni bir düzeni inşa etmek zorundayız.
    Herkesin katkısı ile oluşmuş ve kimsenin tek başına değiştiremeyeceği kuralları içeren, çivisi çıkmış ortak merkezi yapıyı yeniden tanımlayan yeni anayasa ve beraberinde yerele daha fazla yetki devri…
    İllere ve hatta ilçelere dağılan, doğayı koruyan, yenilenebilir enerjiye dayanan, üretim-tüketim dengesini gözeten bir ekonomik yeterlilik…
    Küresel askeri güçlerle mesafe koymuş savunma amaçlı bir ordu ve komşularla iyi ilişkiler…
    Gelişmiş bir ortak iletişim ve ulaşım(demiryolu) ağı…
    Kültürel farklılıkların korunması ve geliştirilmesi…
    Bir olmak, birlikte yaşamak için elzem…
    Başa dönecek olursak, dağların, nehirlerin ve ormanların kural tanımaksızın şirketlerce tahrip edilişine ön ayak olup, sonra adlarına ağıt yakmakla yurtsever olunmuyor. Mühim olan onları korumak ve geleceğe miras bırakmak.
    Turluk derem, Kapıdağım, benim yaşam yerim, geleceğim…
    Kadir Dadan
    8 Haziran 2015
    Seçim sonucunda ortaya çıkan meclis sandalye dağılımı, uzun yıllardan beri unuttuğumuz siyaset kanallarının açılmasını sağladı. Dört farklı tabana sahip parti mecliste yer bulunca, ilkokul çocukları bile matematik formüllerini bırakıp koalisyon formüllerinden bahseder oldu. Ortalık koalisyon seçeneğinden geçilmiyor.  “Konuşan Türkiye” için iyi.
    Muhalefet partileri seçimlerinin temel kaybedeninin cumhurbaşkanı olduğu görüşünde. Buna dayanarak koalisyon seçeneklerini değerlendirirken, onun anayasal sınırlara dönmesini bir ön kabul olarak dile getiriyorlar. Gerek AKP ile, gerek AKP’siz tüm koalisyon seçeneklerinde cumhurbaşkanının, işlere karışmadan kenarda oturacağını hayal ediyorlar.
    Hayaller bununla da sınırlı değil, AKPsiz, CHPli, MHPli, HDPli koalisyon ya da azınlık hükümeti nasıl kurulur, herkes kafa patlatıyor.
    Seçim öncesinde başka kişilerin, başka hayaller kurduğunu, ama gerçeğin bambaşka olduğunu unutuyoruz. Siyaset, ancak gerçeklerin üzerine inşa edildiğinde demokrasinin işlemesini sağlar.
    Bugünün acı gerçeklerine iktidar açısından bakacak olursak, Recep Tayyip Erdoğan halk oyuyla seçilmiş bir cumhurbaşkanıdır ve hala AKP’nin lideridir. Başkan olamamıştır ama henüz gücünden bir şey kaybetmemiştir. Başarısız olan başbakan Davutoğlu’dur ve eğer iktidarı tutacak bir formül üretemezse Ağustos ayındaki kongrede yolcudur. Erdoğan’ın Davutoğlu’nun yerine koyacağı daha iyi bir seçenek yoktur. Zorunda kalırsa kendisi tekrar partinin başına geçebilir ve bir erken seçimle AKP iktidarını kurtarabilir. En olası seçenek olarak AKP azınlık hükümeti(MHP dışarıdan destekli) kendilerine bugün için nefes aldırabilir ama uzun vadede yasama ve denetleme gücünün kaybedilmesinin yanı sıra, diken üstünde faaliyet gösterecek iktidar nedeniyle, Davutoğlu ile birlikte Erdoğan’ın ve AKP’nin de eriyeceği bir sürece yol açacaktır.
    CHP’nin yana yakıla iktidar formülleri peşinde koşması, aksi durumda Kılıçdaroğlu ve ekibinin seçim başarısızlığının daha belirgin biçimde görünür olacağından. CHP’siz bir iktidar seçeneğinde parti yönetiminin ayakta kalamayacağı açık. Bu yüzden bir AKP-CHP koalisyonuna bile doğrudan hayır diyemiyorlar. Ana parti politikalarını oluştururken yaptıkları gibi, koalisyon seçeneklerini de bürokrat ve akademisyenlerle tartışmayı yeğliyor, ön seçimle sahaya sürdükleri parti tabanını dikkate almıyorlar. Bu halleri ile de bir koalisyon seçeneği oluşturamıyorlar.
    Seçim akşamından beri medya ve akademisyenlerin en çok eleştirdiği parti şüphesiz MHP. Ancak pozisyonunu en iyi koruyan parti aynı zamanda. Herkes AKP’nin iktidara gelmesini sağlayan 2002’deki erken seçim hamlesinin tekrar edilmesinin, yeniden AKP’ye tek başına iktidar şansı vereceğini düşünüyor. MHP ise, HDP’nin yükseliş gerekçesi olarak çözüm süreci üzerinden AKP’nin milliyetçi oylarının peşine düşmüş durumda. Davutoğlu’nun yanıt üretmesi zor. Doğudan sonra Orta Anadolu’da artacak oy kayıpları AKP’nin kapısını çalabilir.
    Seçimin parlayan yıldızı HDP için ise zor zamanlar yeni başlıyor. Her şeyden önce seçimde yeterliliğini kanıtlamış bir “Türkiye Partisi” olarak, hem İmralı ve Kandil’in bir adım önüne çıkacak demokratik karar alma düzeneklerini inşa etmek, hem de Türk realitesiyle ne ölçüde hemhal olabileceğini ortaya koymak durumunda. Dış politikada sosyalist düşünce ile ayrıştığı ABD, NATO ve AB konuları başta olmak üzere daha anlaşılır cümleler kurmak zorunda. Ancak bundan sonra Syriza’laşmaya başlayabilir.
    Her ne kadar medya ve sermaye kesimi büyük koalisyonu pompalasa da benim öngörüm cumhurbaşkanının hiçbir koşulda süreci elinden çıkaracak kararlara imza atmayacağı yolunda. Bu nedenle önce meclis başkanlığı seçiminde AKP adayının seçilmesini sağlayacak hamleler yapması (ikinci turda 60-70 oyla MHP adayını desteklemek gibi) beklenebilir. Hiçbir koşulda AKP dışında bir partiye hükümet kurma görevini vermeyecektir. Bu nedenle en olası senaryo iki yıllık bir AKP azınlık hükümeti(MHP destekli) ya da sonbaharda erken seçim olarak görünüyor.
    Kadir Dadan
    21 Haziran 2015
    Şüphe yok ki, son yıllarda dış politikada Suriye’ye yönelik alınan kararlar ve uygulamalar hükümetin en çok eleştirilen konularının başında geldi. Buna rağmen en küçük bir öz eleştiri yapılmadı, “zalim Suriye yönetimi” söyleminden geri adım atılmadı. Şimdi ise üstüne “Suriye’nin kuzeyinde, güneyimizde bir devletin kurulmasına asla izin vermeyeceğiz” diyerek, meydan okunuyor.
    Orada zaten bir devlet var, ama sen tanımıyorsun, şiddet ve göç devam ediyor, sen de destek oluyorsun, başkası hakim olacak, olmaz diyorsun. Önceden iki tarafın da kazandığı bir anlayışı savunurken, şimdi herkes kaybediyor gözlerini kapatıyorsun. Üstelik öyle bir zamanda öyle kişisel adımlar atıyorsun ki, nasıl açıklanabilir?
    Meclis çoğunluğunu kaybetmiş, koalisyona muhtaç bir hükümetin, olaylar ve aldığı önlemler hakkında mecliste grubu olan partilere bilgi vermeden bildiğini okumaya devam etmesi ne kadar doğru? Öte yandan bir partinin “ustalık” döneminde gerçekleşen bu yanlış politikaların faturasına ortak olmayı başka hangi parti ister? Rövanş peşinde koşmamak yeterli midir?
    Şiddet yanı başınıza geldiğinde, aklınızı başınıza toplamanız ve macera peşinde koşmayı bırakıp yapmanız gerekenleri yapmanız en doğrusudur.
    Siyasetin temeli hoşgörüye değil tahammüle dayalıdır. Dünya komşunuzla konuşuyorsa, sizin de konuşmanız gerekir. İlla ki, önceden yaptığınız gibi can ciğer kuzu sarması olun demiyoruz, halklar arasında geleceğe yönelik yaşamın sürekliliğini sağlayacak, ancak karşılıklı istismarı önleyecek mesafeli bir ilişkinin kurulması ve sürdürülmesinden bahsediyoruz.
    Bu ilişkiyi üstten bir tavır ve anlayışla saraylarda kurarsanız elbette kişisel sorunlar ortaya çıktığında tüm alt süreçleriniz de etkilenecektir. Oysa komşuluk, ailenin tüm fertlerini ve akrabalarınızı da, diğer komşularınızı da, alışveriş ettiğiniz esnafınızı da, çöpünüzü toplayan belediye işçisini de ilgilendiren bir ilişki biçimidir.  
    Böyle olduğunda bir mahallelilik ortaya çıkar ki, başınıza musallat olan kabadayıları bir kenarda tutup, sorunlarınızı birlikte çözme geleneğini oluşturursunuz.
    Aksi takdirde herkesin evine kapandığı, komşusunu uğursuz, hırsız, katil olarak gördüğü, kavganın ve güç ilişkilerinin hakim olduğu bir kara düzende, ya onurunuzu kaybetmek pahasına sizi koruması için o kabadayılara razı olursunuz ya da kapınızı kıracak barbarları beklersiniz.
    Bu yüzdendir ki, etnik, dinsel, mezhepsel çeşitliliğe sahip bir coğrafyada, birbirinin kuyusunu kazan düşman aileler olarak değil, aynı mahallede birlikte yaşamaya mecbur aileler olarak, birbirimizi daha iyi tanımak ve savunmamızı birlikte inşa etmek zorundayız.  
    Sınırlarımızın içinde de, dışında da…
    Kadir Dadan
    29 Haziran 2015
    Türkiye kamuoyu 2000li yılar ile birlikte, sağlık hizmetlerinde dağınık ve etkisiz haldeki birçok uygulamanın, yaygın ve etkili kullanılmasına tanıklık etmeye başladı. 112 Acil Sağlık Hizmetleri, Aile Sağlığı Hizmetleri, Özel Hastanelerin kamu sigortaları tarafından kullanımı gibi.
    Ancak bu uygulamalardan hiçbirisi, yaygınlaştırılan yoğun bakım hizmetleri kadar ilgi ve beklenti görmedi. Öyle ki, kamuoyuna mâl olmuş kişilerin yoğun bakım durumları, televizyon haber programlarının ana gündem maddeleri arasına girerken, sıradan yurttaşlar da hemen her ciddi hastalanışlarında(hatta bazen ciddi olmasa da) yoğun bakım deneyimi yaşamaya başladılar.
    Yoğun bakım hizmetlerinin üniversite çerçevesinden çıkarak yurt çapında yaygınlaştırılması, nispeten az sayıda yaşama döndürmenin yanı sıra, bir yandan büyük cerrahi girişimlerin sayı ve yapılabilirliğini artırırken, öte yandan organ ve doku nakli için ciddi bir zemin hazırladı. Koroner yoğun bakımlar da, yıllara yaşama katma olmasa da en azından yaşama yıllar katma şansını verdi.
    Tüm bunlar olurken, yoğun bakımlar ile birlikte başka bir uygulama da yaygınlaştı; bekleme odaları…
    Aslında yoğun bakım üniteleri mümkün olan en az temas ilkesine göre çalıştığı ve iyileşme sürecinde hastalar normal hasta yataklarına alındığı halde, yoğun bakıma alınan hastanın yakınlarını evlerine, işlerine göndermek pek mümkün olmaz.
    Çoğu zaman yeterli bilgi akışı olmadığı gibi, ölüm kalım hattında umut verici konuşma da pek mümkün olmadığı için, bekleme odaları başlangıçta panik ve kaygının hakim olduğu yerlerdir. Saatler ve günler geçtikçe bir yandan olayın ağırlığı kabullenilirken, öte yandan hem sağlık çalışanlarının hem de hasta yakınlarının yıpranmaya başladığı belirsizlik süreci başlar. Sonu bilinmeyen eli kolu bağlı bekleyiş, fiziksel ve ruhsal çöküşü beraberinde getirir. İşte böyledir bekleme odaları.
    Cumhurbaşkanı, halkoyuyla seçildikten sonra parlamenter sistemin bekleme odasına alındığını ve genel seçimlerden sonra başkanlık sistemine geçileceğini iddia etmişti. Seçimlerden çıkan tablo başkanlık sistemini gündemden düşürdü ama, parlamenter sistemin yeniden işlerlik kazanmasını henüz sağlayamadı. Yeni cumhurbaşkanı seçilene kadar da önümüzdeki dört yıl içinde işlerlik kazanması pek mümkün görünmüyor.
    Genel olarak bakıldığında çok partili demokrasimizin, ilk kurulduğu andan beri hastalıklı olduğunu, bu nedenle birkaç kez kesintiye uğradığını, 1980’den beri ise hastalıklarının arttığını, ağır ve yoğun tedaviler almasına rağmen bir türlü iyileştirilemediğini söyleyebiliriz. Artık zor kullanarak hayatta kalabiliyor.
    Ekonomisi toprağından, yurdundan, üretimden kopmuş, bir bölgesi aidiyetini yitirmiş, mültecilerle nüfusu şişmiş, adalet duygusu kaybolmuş,  emeği değerini yitirip sermayeye köle olmuş, dışarıdan gelen sıcak para ile ayakta durmaya çalışan bir ülkenin, karaciğeri iflas etmiş, bir tarafına felç gelmiş, akciğeri enfeksiyonla dolmuş, kalbi yetmezliğe girmiş, ancak ilaçlara ve makinelere bağlı olarak yaşamını sürdüren bir yoğun bakım hastasından ne farkı var?
    Öyle görülüyor ki, geçen sene başhekimliğe atadığımız yoğun bakım şefi, bu yıl görevi yenilenen dört klinik şefi ve emirlerindeki 550 doktorun da, bu hastanın derdine deva olmak gibi, ne bir niyeti var, ne de takati.  Bir yandan özel hastane doktorları gibi hastayı yoğun bakımda tutmanın getirilerini hesap ederken, öte yandan tedavi konusunda bildiğini okumaya devam ediyorlar. Kimi duayı eksik etmeyelim diyor, kimi riske girip ameliyat edelim. Kimi marş dinletelim diyor, kimi adını değiştirelim. Yurt dışından gelen konsültasyon doktorları da, ilaçlara aynen devam diyor.
    Hasta yakınları da soruyor; bu hastalıklı demokrasinin iyileşme şansı var mı? Varsa ne zaman yoğun bakımdan çıkar? Çıksa da nasıl yaşar? Kim ona bakar?  Kaynaklarımızı, olanaklarımızı, aklımızı, alın terimizi, onmayacak bu hasta için daha ne kadar seferber edeceğiz?
    Sorun iktidarın kimde olacağında değil, iktidarın ne olacağında…
    On yıldır söyleye geldiğimiz üzere, taze bir başlangıca, yeni bir kurucu iradeye gereksinimimiz var. Kimliklerin meclisinin yeni anayasasına değil, tüm bu coğrafyanın kurucu meclisine…
    Kadir Dadan
    6 Temmuz 2015
    Suriye’deki silah zoruyla yapılan ya da korku nedeniyle oluşan demografik değişimler tartışma konusu olurken, Türkiye’deki ekonomik zor ya da daha iyi bir yaşam amaçlı demografik değişimleri de gözden kaçırmamakta yarar var. Çünkü bu değişimler de siyasi sorunlara neden olmakta ve çözüm beklemekte.
    Bundan yirmi yıl öncesine göre Kürt coğrafyasındaki kamu personelinin çoğunluğu Türklerden oluşurken, bugün artık polis ve asker dışında bölge kökenli olmayan kamu personeli neredeyse kalmamış durumda. Belediye personelinin hemen tamamı bölge halkından. Dolayısıyla devlet adına iş göreceklerin bölge halkı ile uyumu artık eskisi kadar sorun oluşturmuyor.
    Bunun siyasi sonuçlarını da HDP’nin bölgenin tek siyasi temsilcisi durumuna dönüşmesinde görebiliyoruz. TBMM’nin yasama ve yürütme işlevini birlikte yerine getirdiği hatırlanacak olursa, HDP artık yalnızca belediye hizmetlerinde değil, diğer kamu hizmetlerinde de sorumluluk taşımak durumunda.
    Öte yandan hem tarım politikalarındaki değişiklikler, hem de acele edilmiş büyükşehir düzenlemeleri, kentleşme ve modernleşme sürecini hızlandırmış durumda. Kırsaldan ilçe merkezlerine, oradan il merkezine hızlı bir akış söz konusu. Toprağını geride bırakıp kapitalizmin acımasız yüzüyle karşılaşan bu göçmenler, henüz yerleşik işçi sınıfına dönüşmediği için şimdilik milliyetçi ve mikro milliyetçi çizgide politik bir duruş sergiliyor ki, artan MHP oylarının nedenlerinden birisidir.
    İktidar partisi olarak AKP, bu yeni gelenlere istihdamda yeterince yer açamadığı gibi, gevşettiği sınır güvenliğinin faturasını, emek gücündeki çatışmanın sandığa yansımasıyla ödedi. Batıdaki emek gücünün önemli bir parçası olan Kürtlerin kitle halinde AKP’yi terk edip HDP’ye yönelmelerinde, özellikle Suriye’li, Asyalı ve Afrikalı göçmenlerin neden olduğu emek ücretlerindeki ucuzlama ve çatışmanın da rol oynadığını söylemek mümkündür.
    CHP’nin ise Anadolu’nun değişen demografisine yönelik hiçbir yanıtının olmadığını seçim sonuçları gösterdi. Oy oranındaki küçük düşüş bir yana, CHP’li seçmenin karadan kıyıya doğru göçü sürmekte.  
    Bir ile bakarak genelleme yapmak pek doğru değilse de, daha sonra ayrıntısıyla paylaşacağım Balıkesir’deki seçim sonuçları yukarıdaki görüşlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur diyebilirim. 
    Genel olarak bakıldığında, Balıkesir’in 2007-2015 arasında seçmen sayısı Türkiye ortalaması olan % 8,5’un üzerinde kalarak %14,8 artmasına rağmen, Balya, Bigadiç, Dursunbey, İvrindi, Kepsut, Sındırgı, Savaştepe ve Manyas ilçelerinde çeşitli oranlarda düşmüştür. Türkiye ortalaması düşüldüğünde bu ilçelere Gönen ve Susurluk da eklenebilir. MHP, bu ilçelerin tamamında seçmen sayısının %10’u üzerinde bir gerçek oy artışı sağlamıştır. AKP, il genelinde bütün ilçelerde oy kaybetmiştir.
    Buna karşılık seçmen sayısı artan ilçelerin hemen tamamı deniz kıyısındaki ilçeler olup buna sadece merkez ilçeleri(Altıeylül-Karesi) ve Havran eklenmiştir.
    Bu sekiz yılda, Edremit’te üçte bir oranında, Ayvalık ve Burhaniye’de dörtte bir oranında, Bandırma’da beşte bir oranında seçmen artışı gerçekleşmiştir. Bu dört ilçeye ek olarak diğer kıyı ilçeleri olan Erdek, Gömeç ve Marmara CHP’nin ve HDP’nin oy artışında MHP’yi geride bıraktığı ilçelerdir.
    Merkez ilçelerde ise, büyük ölçüde Büyükşehir Belediye Başkanına bir tepkinin sonucu olarak, oylar eski belediye başkanını aday yapan MHP’ye kaymış ve 20 bin oy AKP’den MHP’ye geçmiştir.
    Sonuçta Balıkesir’de seçmen artış oranı dikkate alındığında AKP % 7,4 oranında oy kaybetmiş, MHP % 6,2 HDP % 2,6 Saadet Partisi ise % 0,7 oranında oy artırmış, % 2 oranında oy alan küçük partiler ise hemen hemen yok olmuştur. CHP il genelinde değişikliğe uğramazken, karasal alandaki ilçelerde oy kaybetmiş, deniz kıyısında oy artırmıştır.
    Kısaca, Balıkesir’de demografik değişim, siyasi sonuçlarının ilkini doğurmuştur diyebiliriz.
    Kadir Dadan
    17 Temmuz 2015
    Hoşça kal Mavi Gökyüzü, Hoşça kal!
    Temiz bir gökyüzünün altında,
    Cesur bir yeni dünya için verilen sözün,
     Tutulmadığı ortaya çıktığında,
    Hiç merak ettiniz mi sığınaklara neden kaçıştığımızı?
    Gördünüz mü korkmuş insanları?
    Duydunuz mu düşen bombaları?
    Alevlerin hepsi yitti gözden,
    Ama acı, sürmekte hala!
    Hoşça kal mavi gökyüzü hoşça kal!…
    Hoşça kal!…
    Pink Floyd, The Wall, Goodbye Blue Sky
    ————————————————————–
    Benim de sık sık dinlediğim, ünlü İngiliz müzik grubu Pink Floyd’un, filmi de yapılan efsanevi albümü The Wall – Duvar, bir bütün olarak günümüz dünyasının kurumsal yapılarına yönelik eleştirileri dile getirir. Eğitim, aile, evlilik, sanayi, şirket, medya, devlet, ordu, hepsi bireyin etrafını çevreleyen, özgürlüğünü kısıtlayan, kendisi olmaktan çıkarıp, sistemin gereksinimlerine uygun bir makine dişlisi haline getiren kurumlardır.
    Kişi doğumuyla birlikte, bu kurumlar ve onların kurallarının içinde kalarak, etrafındaki kişilerle arasına bir duvar örmeye başlar. Her kabulleniş bir tuğladır. Giderek kendine ve yaşadığı çevreye yabancılaşır. Son tuğlayla birlikte, arzulandığı şekilde bireysel başarısının zirvesine çıkar ve duvar tamamlanır. Ancak artık içeride tek başınadır ve duvar artık hem üzerine tuğla koyamayacağı, hem de üzerinden aşamayacağı kadar yüksektir. Bunalımı ve kendini sorgulaması başlar. Sonunda bir iç mahkeme ile duvarı yıkmaya karar verir.
    Fiziki bir ayrımdan öte, Suriye sınırına yapılması düşünülen duvara bir de felsefi olarak bakmakta yarar var. Yeniden zorlaşan koşullarımızın istediğimiz yönde değişebilmesi için, her birimizin bu duvarın yükselişi için kendi ellerimizle koyduğumuz tuğlaları sorgulamamız gerekiyor.
    Çünkü bir değişim söz konusu olduğunda aslolan, başkalarının ne yaptığı değil, kendimizin ne yaptığıdır. Başkalarının yakasına yapışmadan önce, kendi hesabımızı baştan görmeli, şiddetin ancak bir karşı taraf ve o tarafın yaptıkları var olduğu sürece kendine zemin bulabildiğini akıldan çıkarmamalıyız.
    Başkaları kendi etrafına duvar örmek ya da var olan duvarını yükseltmek isteyebilir. Gücünü artırmak, kendini kanıtlamak için savaş yapmak isteyebilir, bunun için düşman da yaratabilir. Şimdi ve gelecekte bütün bu sürecin sorumluluğu ve bedeli kendi üzerinedir.
    Bu işe bulaşmamak, şiddetin bir parçası olmamak elbette doğru, ancak yeterli değil. Çünkü bugün barış için yürümek isteyenlerin etrafında da geçmiş şiddet eğilimlerinin kalıntısı bir duvar var. Önemli olan bu duvarın farkına vararak geleceğe bakmak.
    Biz ne istiyoruz? Barışı örgütlemek!
    Başka kim bunu istiyor? Birilerini savaş koalisyonu arayışı ile suçlarken, bizim barış koalisyonumuz nerede? Kiminle ya da kimlerle yapacağız bu koalisyonu? Tek başımıza mı barışı sağlayacağız? Hangi partilerle, hangi örgütlerle birlikte hareket edeceğiz?
    Ortadoğu’da barış yalnızca Türkiye’den örgütlenebilir mi? Suriye’de muhatabımız kim, Irak’ta kim, İran’da kim olacak? ABD, AB, Rusya ve İsrail’de muhatabımız kim? O ülkelerde kim savaşa dur diyor? Barışın peşinden koşan hiç kimse yok mu?
    Öte yandan barışa giden yolu nasıl tanımlıyoruz? Kendini korumak için dahi olsa, bireysel olarak silahlanarak nasıl barışı sağlayabilirsin ki? Ekolojik bir toplumu ve konfederal bir birliği savunurken, üzerinde yaşadığın bu toprağın güvenliğinden kim sorumlu olacak? Hangi polis, hangi ordu? Yoksa her eline silah alan mı?
    Başkalarıyla aramıza ördüğümüz duvara yeni bir tuğla mı koyacağız, yoksa o duvardan bir tuğla mı sökeceğiz?
    Kadir Dadan
    27 Temmuz 2015
    Cumhurbaşkanının iftar sofrasından sonra, TMMOB’nin sofrası da medya gündemine düştü. Elbette bu sefer masanın ve yemek takımlarının değil, yıllanmış şaraplar ve özel içkilerin maliyeti sorgulanıyordu.
    Aslında her gün birçok yerde birçok sofra kuruluyor ve geçmişe baktığınızda bu sofraların kuruluş karakterlerinin değiştiğini görüyoruz.
    İster devlet, ister sermaye kesimi, ister odalar, ister sendikalar, ister dindar-muhafazakâr, ister laik-Atatürkçü, ister kentli, ister köylü kim tarafından kurulursa kurulsun, bu değişim kapitalist bir biçim kazanmış durumda.
    40 yıl önce özellikle kırsal alanda kurulan sofralar, birlikte kurulur, birlikte kaldırılırdı. Eli maharetli bir aşçının eşliğinde köyün ortak kazanlarında yemekler pişirilir, yine ortak kap kacakta el birliği ile dağıtılır, el birliği ile bulaşıklar temizlenirdi. Yemeğin sahibi, sadece malzemeyi temin ederdi. Özel bir güne ya da köyün davetlilerine veriliyorsa, ortak bütçeden temin edilirdi.
    Bugün siyasal olsun, sosyal olsun, hemen tüm sofralar, bu iş için organize olan şirketler tarafından ücreti karşılığı kuruluyor ve kaldırılıyor. Kullan-at plastik çatallı, köpük tabaklı, kağıt bardaklı servis ile her yer çöp içinde bırakılıyor.
    Bu modern Halil İbrahim Sofralarında, gücü olan bastırıp parayı 10000 kişilik iftar veriyor. Ye ye bitmeyen, yemeği verenin gelmiş geçmişine dua eksik olmayan, bol bol “rıza” kazanılan, ama değirmenin suyu sorulmayan sofralar…
    Gücü olmayan gariban ise bir lokma döktürmenin hesabını yapıyor. Bir kişinin “adam” olup olmadığına, kurdurduğu sofranın büyüklüğüne ve yanına oturttuğu kişilerin kim olup, kim olmadığına bakılıp karar veriliyor.
    Biz de Ocaklar’da bir sofra kuruyoruz ve başkasına gerek kalmadan kendimiz anlatalım istedim bu sofrayı. Çünkü biz cumhurbaşkanının da, odaların da sergilediği örneği benimsemiyoruz ve sofraların eskiden olduğu gibi birlikte kurulmasını, birlikte kaldırılmasını savunuyoruz.
    Soframızın kurulduğu mekan, içki ruhsatına sahip çay bahçeleri. Kimi belediye tarafından kurulup ihale ile işletilen, kimisi ise dostlarımızın özel mülkiyeti. Sadece temizlik için kendilerine bir miktar ücret ödüyoruz ya da onların katkısı oluyor.
    Soframızın 200 kişilik tabak, bardak ve çatalları, beldemiz derneği üzerinden ortaklaştırdığımız ve ortak kullanıma açtığımız malzemeler.
    Soframızın düzenini kuranlar, servis yapanlar, toplayanlar ve bulaşıkları yıkayanlar, gönüllü katılımcılarımız.
    Soframızın eğlencesine katkı sunanlar, yine gönüllü katılımcılarımız.
    Soframızın yiyeceklerini ve içeceklerini getirenler de gönüllü katılımcılarımız. Kimin elinden iyi ne geliyorsa, kim başkasıyla neyini paylaşmak istiyorsa, olmadı meyvesi, çereziyle…
    Ekmeğimiz özel değirmen unundan, şaraplarımız ev yapımı.
    Az ama öz, her canlı gibi sonlu bir sofra…
    Ve soframızın adı “Güneşin Sofrası”. Canlılığımızın ve o sofradaki her şeyin kaynağı. Onun altında ve onun sofrasında hepimiz eşitiz, hepimiz dostuz.
    Nazım Hikmet’in dediği gibi; “Dostların arasındayız, güneşin sofrasındayız!” 
    Size bir sır vereyim; o sofrayı güneşin altında yaşanan her yerde siz de kurabilirsiniz. Yeter ki isteyin!
    Kadir Dadan
    4 Ağustos 2015
    Uzun yıllar süren ve başka bir zaman ayrıntısını paylaşacağım bakaya sürecinden sonra, Temmuz 1999’dan, Eylül 2000’e kadar geçen sürede Tunceli 4ncü Komando Tugayında askerlik yaptım. Hala çoğu Dersimlinin gezmediği, görmediği vadileri, dağları gördüm, yaşadım. Kutu dere, Ali Boğazı, Bali deresi, daha bir çoğu.
    Silahları, askerleri, “düşmanı”, “itirafçıyı”, “işbirlikçiyi”, “gaziyi” tanıdım. Savaşın ne olduğunu, nasıl bir toplumsal ve ekolojik yıkım yapabildiğini yerinde hissettim. Yanımdaki bir çok kişi gibi, benim de askerlik değil, savaş anılarım oldu. Ateşkesi yaşadım. Kimseyi öldürmedim, yaralanmadım da. Ama benim de üzerimden mermi geçti. Nasıl bir his olduğunu ancak yaşayan bilir.
    Döndüğümde hepsi geride kaldı. Ya da ben geride bırakmak istedim. Ama her karşılaştığımda ormanlar, hatta birkaç ağaçlık korular, bana hep Tunceli’yi ve Tunceli’nin ormanlarını hatırlattı.
    Önceleri hatırlanması istenmeyen anılardı. Daha sonra ise yavaş yavaş şiddeti hatıralarımdan ve Tunceli’den ayırdım. Karşıma ceviz ormanları çıktı, hayal edebilir misiniz bilemiyorum? Her biri ayrı bir yaşam odağı oluşturan binlerce küçük pınar. Öte yandan devasa gözeleriyle hayat sırrının suyunu içebileceğiniz tek deli çay Munzur. Geçit vermez sarp kayalıklar, daha görmediğiniz, başka yerde göremeyeceğiniz yüzlerce çiçek. İzlemesi ayrı bir keyif kayadan kayaya sıçrayan dağ keçileri. Her tür karışıklığa neden olan domuz sürüleri. Ancak izlerini görebildiğimiz ayılar. Sınırları duvarlar ve tel örgülerle değil, yüksek dağlar ve büyük nehirler ile çizilmiş, bu nedenle bitkisiyle hayvanıyla doğal kalabilmiş ender bir coğrafya.
    Kimi bir vadinin yamacında, kimi dağın tepesinde, altı ay kar altında, insan buraya nasıl yerleşir, nasıl hayatta kalır dediğimiz köyler. Kısmen boşalmış, kısmen boşaltılmış, kısmen yanmış, kısmen yıkılmış yüzlerce insan yerleşimi.
    Daha öncesinde de yanmıştı, benim orda olduğum zamanda da yandı, daha sonra da yandı ve şimdi de yanıyor Tunceli’nin ormanları…
    Askerden sonra da gittim Tunceli’ye Hasan Şen ile 2003’te ve Kasım Yeter ile 2004’te artık Yeşillerden birisi olarak; bir kez baraj karşıtı mücadele için, bir kez de bu yangınlar yüzünden “Yakmayın!” demeye. Yazılar yazdım dergilere, demeçler verdim gazetelere. Ben de hakkı vardır, gölgesinde oturduğum o ağaçların. Ben de hakkı vardır su içtiğim o çayın.
    Anadolu’nun dergah ve dervişlik geleneğine sahip bir çok yerinde olduğu gibi Dersimdeki inanışa göre de, cennet de bu dünyada imiş, cehennem de. Özünde muhasebe başkalarıyla senin aranda değil, kendi nefsin ve vicdanınla yapılır. Sen iyi şeyler yapar, şiddetten uzak durur, kimsenin hakkını yemez, yaşadığın yer ile uğraşır, onu güzelleştirmeye çalışırsan etrafını cennete çevirirsin. Kötülük peşinde koşar, başkasının hakkına göz koyar, amaçların için zor kullanır, can alır, yakıp yıkarsan da cehenneme.
    Tunceli’nin dağlarında gezmek, Munzur’un suyundan içmek, köyünde özgürce yaşamak Dersim halkının hakkıdır. Onu gezip görmek, ondan yaşamın sırlarını öğrenmek de bizlerin. Politik örgütsel ya da kişisel çıkarlar uğruna, bu hakkın kullanılmasının engellenmesi de suçtur, kısıtlanması da. Her kim ki, ormanların yakılması için tutuşturulan ateşe “odun” atıyor, o da bu sonuca ortaktır aslında.
    Umarım bir gün gelir, ülkenin birçok yerinde olduğu gibi Dersim halkı da bu şiddet sarmalı kıskacından kurtulur, Munzur çayında tüm bu kötülüklerden arınır, kendi inanışına uygun barışçı ve özgür bir yaşamı kurar.
    Ve artık ormanlar yanmaz, insanlar yitirilmez ve bizim de içimiz acımaz…
    Ateşe bir odun da biz atmayalım, ormanlarımızı da, geleceğimizi de yakmayalım…
    Kadir Dadan
    11 Ağustos 2015
    Seçimlerden önce “Ya sonra?” başlıklı bir makale yazmış ve seçim sonrası çıkabilecek sorunları tartışmıştım. http://yarinhaber.net/author/kadirdadan/782
    Seçimlerden sonra karmaşıklaşan siyasi tablo yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. Artık daha açık görünüyor ki yenilenecek bir seçim ile karşı karşıyayız ve olası saflar da belirginleşmeye başladı.
    Sermaye kesiminin masaya koyduğu büyük koalisyon kitabına iki satır yazı yazmaya bile kimse yanaşmadı. Dolayısıyla politik temelleri bulunmayan ve Erdoğan’ı yok sayan bu seçenek, yenilenen seçimde de bir düş olarak kalacak görünüyor.
    MHP, devletin son 35 yılının derinliklerindeki ideolojik köklerini devreye sokarak CHP’den çok farklı olan duruşunu keskinleştirdi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki gibi Erdoğan karşıtı bir CHP-MHP koalisyonunun genel seçimlerde de mümkün olabileceğini savunmak artık pek kolay değil.
    MHP’nin Erdoğan ve Davutoğlu’na yönelttiği salvoların amacı açık ki iktidarı kaybeden AKP’nin parçalanmasına yönelik ilk hamleler. Bunu IŞİD’e karşı başlatılan savaşın Türkiye içine yansıyan operasyonlarıyla birlikte Saadet Partisi’nin sesinin yükseltmesi takip edecektir.
    Keza AKP’nin kuruluşundaki özde yatan ve bir hamlede Gül’ün etrafında toplanabilecek olan bir iç grup da, genel gidişattan ve onun sorumlusu Erdoğan’ın istişarelerini ve tercihlerini parti dışına çıkaran tavırlarından hoşnut değil. Önce parti içinde sesini yükseltecek ve genel başkan değişikliği isteyecek, olmazsa ilerleyen süreçte kendi partilerini kuracaktır.
    Başbakan’ın da, parti yönetiminde olmayan Cumhurbaşkanı’nın da bu saldırılara yanıt üretebilmesi pek mümkün görünmüyor. Çünkü artık keyfi yerinde bir seçmen ve partili yok. “Mağdurum, bana saldırıyorlar” edebiyatı bu noktada karın doyurucu değil ve şiddetin hesabı hiçbir zaman tek taraflı fatura edilmez. Öte yandan “paralel yapı” ile mücadele, bir ölçüde kendi içinde bir mücadeledir ve örgütsel bir zafiyet yarattığı da ortada. Yine de iktidarlarını korumak için tüm güçleriyle mücadele edecekler, bu uğurda şiddetin dozunu artırmaktan çekinmeyeceklerdir.
    Bütün bunlar önümüzdeki yıllarda sağın daha parçalı bir duruma sürükleneceğini ve sola gerçek bir iktidar şansı doğabileceğini göstermektedir. Bu şansı kullanabilmek için geçmişin özeleştirisini vererek bugünden barış koalisyonu görüşmelerini hızlandırmak ve seçmen tarafından iktidar adayı olarak görülebilecek bir seçim ittifakını masaya yatırmak gerekiyor. Bu konuda seçmene verilecek ilk ve en büyük güvence silahların susmasıdır.
    Bu noktada geçmişe biraz dönmek ve 1991’deki ittifakın sonuçlarını iyi irdelemek, aynı hataları tekrarlamamak ve yeni bir vizyonu ortaklaşa ortaya koymak çok önemli. HDP artık Kürt sorununun temsili için değil, çözümü için parlamentoya giriyor ve sorumluluğunu aldığı hareketin liderliğini de üstlenmek durumunda. Ne çözüm sürecini buzdolabına kaldıran Cumhurbaşkanının ne de silahları konuşturan AKP’nin bu konuda çözüm ortağı olamayacağı aşikar.
    Öte yandan emek, barış, demokrasi ve doğa eksenli barış koalisyonu, kararsız ya da ideolojik olarak bağımsızların oyunu alabilmek için de kurulmalıdır. Sendikalar, Meslek Odaları, Sivil Toplum, Sosyalistler ve yeşil hareket böyle bir koalisyonu destekler ve yeni bir Türkiye’ye yelken açabiliriz.
    CHP tabanı da, bir koalisyon ortağı olarak MHP ile bir yere gidemeyeceğini, hem kendi iktidarı için, hem de ülke geleceği için doğru tek seçeneğin barış koalisyonu olduğunu, aksi takdirde ömür boyu muhalefet olarak kalacağını artık görmelidir.
    HDP de konfederal bir Kürt birliği için önce Türkiye’de bir çözüm üretilmesi gerektiğini, Türkiye’deki siyasal düzeni değiştirmek için de önce onun tanınması gerektiğini hem örgütüne, hem kendi tabanına hem de Kandile kabul ettirmelidir.
    Bu barış koalisyonu ancak Türkiye gibi büyük ve coğrafi olarak sorunlarla dolu bir bölgede bulunan bir devleti yönetmeye talip olacak kadrolar sürece katılarak kurulabilir. Hem CHP, hem de HDP, siyasi olarak çevresini bu yönde geliştirmek, şimdikinden daha nitelikli kadrolar ve birlikte hareket edebilecek ortak bir çevre oluşturmak durumundadır.  
    Keza, seçim sonrasına ilişkin kapsamlı bir koalisyon protokolü seçim öncesinde seçmenin önüne konulmalıdır. Bunlar olduğunda seçmen, AKP’nin karşısında güçlü bir iktidar seçeneği görecek ve silahları susturacak, anaları güldürecek günlere giden yolun kapısını aralamaktan çekinmeyecektir.
    Kısaca bugün önemli olan iktidarı istemek ve kiminle paylaşabileceğine karar vermektir.
    Aksi takdirde çok zor geçecek yıllar bizleri bekliyor…
    Kadir Dadan
    14 Ağustos 2015
    Her gün silahlı çatışmalar, “pusu”lar, “operasyon”lar, tuzaklanmış bomba patlatılması, hava bombardımanları sonucu, her gün yaşam yitimleri…
    Karşısındakine sevgisinin ve saygısının sınırı kendi istek ve arzuları olan, “o ne istiyor?”,”benim haklarım ne? Onun hakları ne?” diye sormayan, “Ya benimsin, Ya kara toprağın” anlayışının kitleleşmiş hali.
    Kim başlatıyor ya da şiddetlendiriyor olursa olsun, yaşamı temel alan yeşil bakışla olaylara bakacak olursanız, şiddet sarmalının temel açmazı üzerindeki yaşamı sürdürülemez kılan niteliğidir. Herkesin zarar gördüğü, birbirinden uzaklaştığı ve yaşam kaynaklarını paylaşmayı sonlandırdığı bir süreç gelişir.
    Genel olarak göç hareketlerinin kökeninde daha iyi bir yaşam isteği olmakla birlikte, şiddet işin içine girdiğinde göç, hayatta kalmanın ön koşulu haline gelir. Şiddetin dozu yükseldikçe hayatta kalmak isteyenin tek şansı, aidiyet bağını kaybetmek pahasına o coğrafyayı terk etmektir.
    Bugün Kürt sorunun toplum içinde son zerresine kadar hissedilen, ancak gerek devlet, gerekse Kürt hareketi tarafından yeterince ele alınmayan içeriğinin önemli bir bölümünde, şiddetin neden olduğu göçün yol açtığı demografik sorunlar yatmaktadır.
    90’ların başında lojistik gerekçeler gösterilerek kırsal alanın insansızlaştırılması politikası, batıya göçü hızlandırmanın yanı sıra, hayatta kalma reflekslerinden birisi olarak, doğurganlık hızlarının kente yerleşen Kürt nüfusunda bile yüksek kalmasına neden oldu.
    Genel olarak bakıldığında yaklaşık 30 yıldır, kent yaşamına katılanlar da dahil olmak üzere Kürtlerin doğurganlık hızları Türklere göre iki katın üstünde yüksek seyrediyor ve ancak batı illerine göçtüklerinde tedricen düşüyor.
    Keza Suriye politikasının kaçınılmaz bir sonucu olarak, ülkeye kabul edilen iki milyonu aşkın Arapların da, vatandaşlığın ilk adımı olarak Türkiye doğumlu bir çocuğa sahip olduklarını görüyoruz.
    Hali hazırda Türkiye’de gerçekleşen doğumların yarısından fazlası Kürtlere ve Araplara aittir desek, abartı olmaz.
    HDP’nin parti olarak seçimlere girmesiyle birlikte, bu demografik değişimlerin Türkiye çapındaki görüntüsü daha belirgin hale geldi. Artık sadece bir coğrafyada var olan değil, yarısı ülkenin kalanına yayılmış bir Kürt nüfusu ile karşı karşıyayız ve artık yalnızca bölgesel bir çözüm üretilmesi bölgeyi terk etmiş bu nüfusun dertlerine derman olmadığı gibi, ayrılıkçı karakterdeki savunular devam ettiği sürece hızla asimile olmalarına ya da açık hedef haline gelmelerine yol açabilir.
    Öte yandan toplumsal ve ekonomik gerçekliklerin çerçevesinde oluşan bu doğurganlık hızları bir anda değişmeyecektir. Bu da önümüzdeki yıllarda da göç eğilimli nüfusun ortaya çıkacağını, kendi coğrafyası yerleşime kapalı tutulduğu sürece de akacak başka bir coğrafya arayışında olacağını düşündürmektedir.
    Gordion Sazlığı
    Buzdolabı mı? Yüksek dereceli fırın mı?
    Kürt sorununun şiddet kullanılarak çözüleceğini iddia etmek doğru olmadığı gibi, çözüm perspektifini buzdolabına koyarak daha sonra çözüleceğini iddia etmek de doğru değildir. Bu sorunu buzdolabına koymak, bütün ülkeyi buzdolabına koymak demektir ki, bunu da ne Kürtler, ne de Türkler kabul edecektir.
    Kaldı ki yapılan aslında buzdolabına koymak değil, fırına atmak ve sıcaklığı da en yüksek düzeye çıkarmaktır. Herkes bilir ki buzdolabına attığın bir şeyi üç-beş ay idare edebilirsin ama yüksek sıcaklıklı fırına attığın bir şey birkaç saatte yanar ve eğer sen anlamsız bir ısrarla fırını açık tutmakta ısrar edersen bir müddet sonra önce mutfağın, sonra evin ve hatta oturduğun mahalle yanabilir.
    Kadir Dadan
    25 Ağustos 2015
    Kürt Sorunu üzerine düşünürken, sorunu bir iç sorun olarak görüp sınırın ötesini yok saymak ya da sadece hainlerin kaçtığı ve saklandığı yerler olarak görmek, her zaman yanıltıcı olmuş ve bu çerçevede üretilen çözümler de daima sonuçsuz kalmıştır. Bu çerçeveye basit güvenlik önlemlerinden, anayasal çözüm önerilerine kadar geniş bir yelpaze dahil edilebilir.
    Açıkça ifade edecek olursak, yapılacak anayasa değişiklikleri ile Kürt kimliği anayasal statüde tanımlansa ve talep edilen özerk yönetim biçimleri anayasaya geçirilse bile sorunun çözümü için yeterli olmayabilir. Bunlar iç barışın sağlanması için artık bir zorunluluk haline gelse de, geçmişe bakıldığında bugün artık çok daha görünür olan sorunun sınır aşan niteliğidir ve ancak kapsamlı, kararlı ve kabul edilebilir bir dış politika ile doğru bir yanıt üretilebilir.
    Genel kabulde Ortadoğu bir “bataklık” olarak tanımlansa da, sonunda o bataklık ile kurulacak ilişkilerin de tanımlanması gerekiyor. Bu bataklığın genişlemesi neye bağlı, daralması neye bağlı? Bataklığın olumsuz etkilerini azaltmak için biz ne yapıyoruz? Olabildiğince geniş açıdan ele almakta yarar var.
    Ortadoğu’ya baktığımızda hem bataklığı hem de birbirini besleyen toplumsal sorunlar olarak, gelenek haline gelmiş toplumsal şiddet ve mezheplerle keskinleşmiş aşırı dindarlık ön plana çıkıyor. Ekonomik olarak bakıldığında ise petrol yatakları ve petrol taşıma hatlarının mülkiyeti ve kullanımı ile deniz, hava ve kara taşımacılığı ve uyuşturucu trafiğinin kontrolü öne çıkan sorunlar. Ekolojik olarak baktığımızda ise su temini ve kullanımı ana sorun olarak ortada duruyor. Siyasi olarak baktığımızda, tarihi kökleri bulunan ve sınır tanımayan yerel çatışmalar ile silah ve petrol şirketlerinin yön verdiği küresel güç çekişmelerini birlikte görmekteyiz.
    Tüm bunlar, çeşitli grup ve aktörlerin bir araya getirdikleri güçleri oranında sahne aldığı, yetenekleri,  olanakları ve kurduğu karmaşık ilişkiler ölçüsünde sahnede kaldığı, kitlesini, ilişkilerini ve alan kontrolünü kaybettiğinde sahneden silindiği, dünyanın en acımasız ve bitmeyen trajedisini izlettiriyor.
    Dolayısıyla daha önce Filistin ve Lübnan, şimdilerde Irak ve Suriye, yakın gelecekte Yemen, daha sonra Ürdün’de, zaman zaman emirliklerde yaşanmış ve yaşanılacaklar bu trajedinin perde ve sahnelerini oluşturuyor.
    Kürt sorunu konusunda geçmişte sahneyi tek başına kullananların, alan kontrolünü ve sahip oldukları ilişkileri yitirip, kendilerine biçilen yeni rolleri kabul etmek zorunda kaldıklarını akıldan çıkarmamak gerek. Keza bugün Irak ve Suriye’deki yeni aktörlerin ne derecede sahnede kalabileceğini de, kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomi ve ordu kuramadıkça, desteklerine muhtaç oldukları güçler belirleyecektir. IŞİD ve Kandilin aynı anda bombardımana uğraması dengelerin her an değişebileceğinin, her küresel gücün öncelikle kendi çıkarını gözeteceğinin açık kanıtıdır.   
    Türkiye dış politikası, ne zaman bu trajediye tek başına ek sahneler yazmaya kalksa, daima iç sorunlarla karşılaşıldığı unutulmamalıdır. Doğru olan, mümkün olduğu kadar bu trajedinin sahnelerinde yer almamak ve zaman içinde onu bir drama dönüştürmek için çaba sarf etmektir.
    Bunun için trajediyi besleyen sorunların kendi sınırlarını çiğneyecek şekilde yayılmasını ve kalıcı hale gelmesini sağlayacak rolleri kabul etmemeli, bu sorunların geriletilmesi için mümkün olan en fazla ilişki tarafından kabul edilebilecek rolleri tanımlamaya çalışmalı ve bunu ilgilileri ile müzakere etmelidir.
    Bireysel silahsızlanma için adımlar atmak, dindar uygulamaları desteklememek, petrolden bağımsız bir ekonomi kurmak, kendi üzerinden petrol ve gaz geçişlerine sınırlama getirmek, kalıcı yoğun ulaşım için iç bağlantıları geliştirilmiş olmak koşuluyla komşularla demiryolu ağını genişletmek, sınırları dahilinde uyuşturucu trafiğini durdurmak, komşularla su paylaşımını artırmak ve suyu etkin kullanacak yöntemleri yaygınlaştırmak, tarihsel arabulucu rollerine geri dönmek, ordunun dışarıdan silahlanmasını durdurmak, NATO askeri operasyonlarından çekilmek, İncirlik üssünün kapatılmasını gündeme getirmek ilk ağızda sayabileceklerimiz… 
    Ve elbette fazla zaman kaybetmeden, ordu, emniyet ve adalet kurumları başta olmak üzere, hem yurt içindeki hem de yurt dışındaki Kürtlerin aidiyet hissedebilecekleri bir birlikteliği inşa etmek… 
    Kadir Dadan
    1 Eylül 2015
    Koza, Altın, Bergama, Hukuk, Basın üzerine
    Ön Hatırlatma
    Birçoğu el değiştiren yabancı şirketler tarafından açılan Bergama altın madeni ve siyanürlü altın işletmesi, yerel halkın öncülüğünde yürütülen ve yıllar süren etkin toplum ve hukuk mücadelesi sonucu Danıştay’ın aldığı kararla kapatıldı. 
    Mart 2005’te Koza İpek Grubu, Bergama altın işletmelerinin tüm hisselerini satın alarak, altın madenciliği ve kapalı siyanürlü altın işletmeciliği işine girdi ve hukuka aykırı olarak Ak Parti hükümeti tarafından kapalı olan madenin çalışmasına izin verildi.
    Grubun patronu Akın İpek’in başlarında yer aldığı ve çoğunluğu işletmenin yeni “işçi”lerinden oluşan bir topluluk, Haziran 2005’te dünya çevre günü nedeniyle etkinlik düzenleyen ve madenin bulunduğu köye gitmek isteyen yüzlerce çevrecinin yolunu kesti, taş atarak ve sopayla çevrecileri darp etti. Olayın mahkemesi hala sürmektedir.
    Grup, daha sonra parasal güç ve tehdit kullanarak köylülerin mücadelesini dağıttı. Hareketin sembollerinden Bayram Kuzu’nun mezarını yaptırdı, oğlunu işe aldı, dul eşine ev yaptırdı.
    Gruba bağlı gazete ve televizyonlar, konu hakkında defalarca taraflı, çevreciler hakkında yalan ve iftiraya dayalı haberler yaptı, basın yayın ilkelerini alaşağı etti ve bir Allah’ın sevgili kulu da çıkıp “günahtır, yapmayın” demedi.
    Günler geldi geçti ve çevrecilere tek kelime söz vermeyen, şirket lehine taraflı yayın yapan, altın suyuna bandırılmış bu basın ve grubu, çatışmaya düşen efendilerinden birisini seçti. Doğal olarak diğer efendi de onun biletini kesti.
    Dün patronun annesi çıktı ve “Bugüne kadar aile olarak yaptığımız tek şey, ekmeğimizi paylaştık, karıncayı incitmedik, hiç ayrım yapmadan tüm insanlara yardımcı olduk” dedi.
    Bugün Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Üyesi Ska Keller, “İpek Grubu’nun ya da diğer basın yayın kurumlarının terörü desteklediğine dair iddialara inanmak çok zor. Şimdiye kadar beni ikna edecek herhangi bir delil görmedim.” diye açıklama yaptı.
    Cemaatten ekmek yiyen bütün aydınlar ayağa kalkmış, “buna ses çıkarmazsanız”la başlayan cümleler kuruyorlar.
    Biz de bu toprakların vicdanının sesi olarak diyoruz ki;
    Sayın Melek İpek; Sizin oğlunuz şeytan değil, insan taşlattı ve Bergama’nın karıncaları size yalancı diyor.
    Sayın Ska Keller; Yakında zaman aşımına girecek Ege çevrecilerinin davasına daha önce katılsaydınız, İpek Grubu’nun nasıl bir terör estirdiğini görebilirdiniz. Açılan davanın avukatı aynı zamanda Türkiye’deki Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin kurucu eş başkanıdır. Ona sorun, size videoları ve tanıklarını gösterebilir. Buradan hareketle belki sizler de Avrupa’da oy uğruna bu cemaatin borazancılığını yapmayı bırakabilirsiniz.
    Bir kere daha aydınlarımıza söyleyelim; siz gözünüzü ve gönlünüzü kapatsanız da, ekoloji bu yüzyılın temel meselesidir ve siz onu es geçtikçe sözlerinizin bu toplumun geleceği için hiçbir anlamı yoktur!
    Ender Eren’in deyişiyle gerçekten de “Bergama  Ekoloji Mücadelelerinin hiç tükenmeyecek laboratuarıdır”
    Kadir Dadan
    3 Eylül 2015
    Geçen ay Balıkesir Sanayi Odası Bandırma’da Büyükşehir Belediye Başkanı Edip Uğur’un katılımlarıyla bir toplantı düzenledi. Toplantıda Bandırma’da yapılması düşünülen sanayi yatırımları ve bu yatırımların ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılacaklar konuşuldu.
    Biz de bu toplantıya bir yanıt olmak üzere Erdek Körfezi Dayanışma Platformu olarak “Güney Marmara’da Nasıl bir gelecek?” başlıklı bir forum düzenledik. Aslında ilk duyurumuz “Sanayi, Çevre ve İnsan – Dilovası Örneği” başlıklı Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Onur Hamzaoğlu’nun katılacağı bir konferanstı. Ancak sayın Hamzaoğlu, Ankara’daki patlama sırasında Türk Tabipleri Birliği kortejinde yer aldığı ve olaya müdahale ettiği için, konferansa uygun duygu durumunda olmadığını belirtmiş, bizden erteleme istemişti. Biz de konferans yerine süreci değerlendirmek üzere bir forum düzenlemeyi uygun bulduk. 
    Bu nedenle biraz aceleye gelen ve şiddetli yağmurun etkisiyle da fazla katılım sağlanamayan forumda, sözde iptal edilen ancak sanayi bakanlığında dosyaları bulunan sanayileşme yatırımlarının boyutu, muhatapların kimler olduğu ve tehlikenin büyüklüğü konusunda bildiklerimizi paylaştık. Forumda söz alan Bandırma Belediye Başkanı Dursun Mirza, kendilerine ulaşan yatırım taleplerinin olduğunu, bunların ayrıntılarını yatırımcılardan talep ettiklerini, Erdek körfezine büyük bir liman yapılmasının düşünüldüğünü, Büyükşehir belediyesinin bu limanın iki belediyenin ortaklığında işletilmesi için teklifte bulunduklarını ve dünya çapında örneklerin görülmesi için de Hollanda’nın Rotterdam limanına gezi düzenleneceğini ifade etti.
    Bunun üzerine söz alarak, Bandırma’nın bu sanayileşme yatırımları hakkında mücadele edip etmeyeceğine karar vermesi gerektiğini, Bandırma’yı yaşanmaz hale getirecek bu yatırımlara karşı verilen mücadelenin bir parçası olmayanların Bandırmalılıktan bahsedemeyeceğini, bu mücadelenin merkezinin Bandırma olması gerektiğini, uygulamaya geçmeyen yatırımların durdurulmasının her zaman mümkün olduğunu, Bandırma’nın geleceğine sahip çıkması gerektiğini aksi takdirde Bandırma’nın Bandırmalıların kenti olarak kalamayacağını, bu yatırımcıların Bandırma’nın her şeyini kendi çıkarlarına göre belirleyeceğini buna Bandırma Belediyesinin de dahil olduğunu ifade ettim.
    Anlaşılıyor ki, ağır metalciler doğrudan harekete geçmiş. Erdek körfezinde stiren petrokimya kompleksi endüstri bölgesi ve bu bölge için büyük bir liman kurmak isteyen kimyacılar ise, Rotterdam üzerinden Bandırma’ya inmek istiyorlar.
    O zaman biz de Rotterdam üzerinden meydan okumamızı yapalım. Siz bu kenti Rotterdam’a mı benzetmek istiyorsunuz? Bizi biraz aydınlatın o zaman!
    Kim yaşar bu Rotterdam’da? Rotterdamlılar mı, yoksa 777 milletten insan mı? 45 bin kent içinde, 130 bin çevresinde olmak üzere Türkiye’den gelenler şöyle dursun, Surinamlısı, Faslısı, uzak doğulusu, Pakistanlısı, Afrikalısı, dünyanın 155 farklı ülkesinden on binlerce insan, uyuşturucu ve fuhuşun serbest olduğu, Hollanda’nın suç, pahalılık ve işsizlik oranı en yüksek olan bu şehrinde ne iş yaparlar örneğin?
    Bandırma’ya da bunlar mı gelecek? Yoksa kim? Nereden? Rotterdam’da olduğu gibi Türkler arasındaki ahlaki çöküntüyü durdurmak için, devlet Bandırma’da da mı aşırı dindarlığa sarılacak? Rotterdam’ın işçi partisi din üzerinden siyaset yapan milletvekillerini partiden ihraç etti, Bandırma’da dindar olmayanlar mı ihraç edilecek?
    İçme suyu nereden gelir Rotterdam’ın? Kullanma suyu nereden? Rotterdam büyüklüğündeki bir Bandırma’nın içme ve kullanma suyu ne olacak? Asit yağacak coğrafyanın suyunu mu içecek?
    Rotterdam’da kabul edilemez yoğunluğa ulaşan toprak ve yer altı suyundaki kirliliğinin kaynağını tespit edebilmişler midir? Liman idaresinin kuralları, Avrupa Birliği kurallarını karşılayabilmiş midir? Yıllık 125 milyon avroyu bulan temizleme maliyetlerini karşılayacak bir muhatap bulabilmişler midir? Bandırma’nın mevcut çevre kirliliği tespit edilmemiş iken, yenilerinin kirliliklerini nasıl tespit edeceğiz? Mevcut kirlilikleri temizlemeyi bırak tespit etmeyen bir irade, yeni oluşacakları umursar mı?
    Rotterdam yakınlarında en büyük deprem ne zaman ve ne büyüklükte olmuştur? Rotterdama en yakın fay hattı kaç kilometre ötededir? Bandırma’da Edincik fay hattına ve devrinin en büyük iki limanına birden sahip iken, depremle üç kez yok olmuş bir kentin dibine böyle tehlikeli bir sanayi ve liman inşa edilir mi? Siz aklınızı Hollanda peynir ekmeği ile mi yediniz?
    Rotterdam limanını kim yönetiyor? Belediye mi? Hollanda devleti mi? Avrupa Birliği mi? Yoksa şirketler mi? Bandırma limanının özelleştirilmesine engel olamayanlar, uluslar arası nitelikte olacak bu limanın yönetiminde söz sahibi olabilir mi? Başlangıçta olsa da daha sonra kalabilir mi? Siz de hükümet gibi “kandırıldık” mı diyeceksiniz?
    Bizce olacakları görmek için Rotterdam’a kadar gitmeye gerek yok. En iyisi yol üzerinde Dilovası’nda inmek ve gerçeği, yalnızca gerçeği görmektir. Bu gerçek; yoksulluk, işsizlik, şiddet, korku, kölelik, aşırı dindarlık, kanser, bronşit ve ölümdür. Bu gerçek, Erdek Körfezine göz koyanların, daha önce İzmit körfezini yok ettikleridir.
    Tercihin nedir Bandırma Halkı? Şehrini yaşanmaz hale getirecekler! Boyun mu eğeceksin? Bandırma’yı terk mi edeceksin? Yoksa yaşamın ve geleceğin için mücadele mi edeceksin?
    Karar ver!
    Kadir Dadan
    27 Ekim 2015
    Akademik Odalar Birliği önümüzdeki hafta Balıkesir’de ikinci Kent Sempozyumunu düzenliyor ve bu sempozyum öncesinde de 14 Kasım Cumartesi günü Bandırma’da “Hızlı büyüyen kentlerin sorunları” başlıklı bir hazırlık toplantısı gerçekleştirildi.
    Akademik sunumlar olarak, sanayileşmenin kökleri, kentleşme ile ilişkisi, ortaya çıkan sorunlar ve modern çağın çözümleri aktarıldı. Genel olarak baktığınızda, sanayileşmenin iyi yanları ve kötü yanları da olabileceği, konunun kamuoyunda tartışılması gerektiği dile getirildi.
    Sanayi konusunda bir tartışma yapabilmek için ortada tarafların olması gerekir. Yaklaşık bir yıldır Erdek Körfezi Dayanışma Platformu olarak çalışmalar yürütüyoruz ve yaklaşık altı aydan beri de bölgedeki sanayileşme girişimlerinin muhatapları olarak Chemport Kimya Sanayicileri Derneği ve Marmara Ana Metal Sanayicileri Derneği’ni dile getiriyoruz.  Bu derneklerden ya da dernekte örgütlü şirketlerden hiç birisinin bu konuda kamuoyuna dönük herhangi bir açıklamasını duymadık, görmedik.
    Ancak Bandırma Belediye başkanımız, Marmara Ana Metal Sanayicilerinin kendilerine yönelik başvurusu olduğunu bu toplantıda da duyurdu. Ayrıca Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanının Rotterdam limanına gezi düzenleyerek kimya sanayicilerinin girişimlerini seslendirdiği açıktır.
    Dolayısıyla Bandırma’da yapılacak sanayi yatırımları konusunda sanayiciler tarafından açılan bir tartışma yoktur, bir dayatma vardır. Bu dayatma Hükümet ve büyükşehir eliyle yapılmaktadır. Erdek Körfezi Dayanışma Platformu da bu dayatmaya karşı mücadele etmektedir. Bu yüzden de “Sanayiniz Batsın!” demiştir. Bugün önemli olan bu mücadeleyi yükseltmektir.
    Toplantıda bu çerçevede yaptığım konuşmayı, toplantıyı düzenleyenler şaka yollu da olsa “korsan bildiri” sunmak olarak tanımladılar. Oysa ki, kendileri ile telefonla da olsa görüşmüşlüğümüz var. Etkinliklerimize davet etmişliğimiz var. Sosyal medyadan takip edilmişliğimiz var. Bandırma’da düzenlenen bu toplantıda bize kürsü vermemek, hadi ondan geçtim toplantıdan haberdar etmemek onların tercihidir. Böyle oldu diye ne kırılacak, ne de sözümüzü esirgeyecek durumdayız.
    Bu mücadeleye katılıp katılmamak, destek olup olmamak, elbette bir tercih sorunudur.
    Erdek Körfezi Dayanışma Platformu olarak, Nisan ayında hazırladığımız raporu Erdek ve Bandırma Belediyeleriyle, bölge milletvekili adayları ile paylaştık. İnternet ağında yayınladık.
    Şirketlerin kurduğu derneklerin başvuruları bakanlıkta duruyor. Bir tanesi Bandırma Belediyesine iletilmiş durumda. Milletvekillerimiz ve belediyelerimiz inceleyip bizlere ve kamuoyuna görüşlerini bildirebilirler. Varsa olumlu gördükleri bir yön biz de bilelim. Yoksa eğer, toplumsal sorumluluklarının gereği olarak durumu kamuoyuna açık açık anlatmalıdırlar. Mücadele ancak konuyla ilgili bilgiyi paylaşarak büyür, sanayileşmenin tarihini anlatarak değil.
    Sürecin başında söylediklerimizin arkasındayız. Şirketler bu işten vazgeçmedikçe, bizler de mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz! Topraklarımızı terk etmeyeceğiz! Pazarlık etmeyeceğiz!
    Tartışma yok, dayatmaya karşı mücadele var!
    Kadir Dadan
    15 Kasım 2015
    Üçüncü hafta olacak, yine limanı yazacağım.
    Adını henüz bilmiyoruz. Muhtemelen Türk büyüklerinden birinin ismini koyarlar. Ağır sanayi hamlesini savunan Necmettin Erbakan bile olabilir. Saadet’e de bir gol olur.
    Çünkü büyük bir liman. Çok büyük!
    Öyle büyük ki, yapılacağı Erdek körfezinin tamamını kaplayacak. İstenen dip derinliklerine erişebilmek için, Edincik altından Musakça köyüne kadar bütün sahil kesimi 10 metre derinliğe kadar doldurulacak, bu noktadan sonra denize doğru en az üç tane, en az üç kilometreye beş kilometrelik dikdörtgen şeklinde dolgu iskeleler yapılacak.
    Yükler bu büyük dolgu alanına indirilecek. 48 milyon metrekarelik sanayinin limanı için, Erdek körfezinde 48 milyon metrekarelik denizalanı işgal edilecek.
    Limanı kullanacak gemilerin büyüklüğü devasa. Ortalama 300 metrelik gemiler. Karada kurulacak ağır metal, makine ve kimya sanayisi için kömür getirecekler, demir cevheri getirecekler, petrol getirecekler, konteynır getirecekler, götürecekler. 
    “Doktor fazla salladın, nereden biliyorsun?” diyorlar. İnanmıyorsanız Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Edip Uğur’a sorun.  Dürüst bir insan, yalan konuşacağını sanmıyorum. Sadece zamanından önce konuşmuyor. Artık iktidar sağlamlaştığına göre zamanıdır, açık açık anlatabilir. Rotterdam gezisi ısrarını niye yapsın?
    Balıkesir Büyükşehir Belediyesi, bahsi geçen sahilin tam ortasında 20 dönümlük hazine arazisini satın almak için harekete geçti. Ulaşım dairesinde deniz ulaşımı için bir birim kurdu. Dolayısıyla limanın işletmesini de kendisi kurmak istiyor. Nitekim satın alınması talep edilen alan, limanın ancak idare binasına yeter ve öyle de olacaktır.
    Büyükşehir, limanın işletmesini Bandırma belediyesi ile ortak yürütmeyi teklif etmiş. Ancak bu büyüklükteki limanların idaresinin yerel yönetimlere bırakıldığı pek görülmemiş bir durum. Nitekim örnek gösterilen Rotterdam’da da, yerel yönetimden bağımsız bir liman işletmesi söz konusu. Hollanda hükümeti ve AB bile diş geçiremiyor.
    Kaldı ki, hali hazırda işletilen Bandırma limanının da özel bir şirkete satıldığını ve yerel belediyenin liman getirilen Angus gemilerine engel olamadığını da unutmamak gerekir. Aynı şekilde yeni liman yapılsa dahi, Angus gemilerinin mevcut limana gelmesini engelleyecek bir düzenleme de yoktur. Bandırma limanı, Erdek körfezinde kurulması düşünülen limanın alternatifi ya da gerekçesi değildir. Hizmet ettikleri sanayi ve ticaret kuruluşları farklıdır. Bırakırsanız aynı şekilde çalışmaya devam edecektir. Bırakmayacaksanız, şimdi bırakmayın.
    Keza, Bagfaş, Sülfirik Asit fabrikası ve bizzat Bandırma halkının, Bandırma körfezini şu anda kirletmesine de engel olunamamaktadır ki, gelecekte engel olunmasına dair bir ışık da henüz görünmemektedir.
    Kısaca Erdek körfezinde bir limana kapıyı açmak, karada kurulacak devasa sanayiye kapıyı açmak demektir. O liman olmadan kimse oraya o büyüklükte sanayi kurmak için adım atmaz. Bu yüzden beklemedeler, bu yüzden arazileri kamulaştırarak sanayi kurmak niyetindeler. Bu yüzden yukarılarda tanıdığı olan tüm kişi ve şirketler, aç kurtlar gibi arazilerin üzerine saldırmaktalar, arazisi olan şirketlerle çatışmaktalar.
    Adını sanını duymadığımız bir şirket, Türkiye’nin en büyük termik santralini ithal kömürle işletmek üzere, Şirinçavuş köyünün 500 metre ötesine köylünün arazilerine kamulaştırma talebiyle çökmüş durumda. Soma-Yırca köyündeki gibi binlerce ağaçlık zeytinliklerin üzerine termik gölgesi düşmüş.  10 Aralık’ta ÇED toplantısı yapılacak. Arazilerinin bir bölümünü sanayicilere satmış, diğer bölümünü de yine yüksek fiyatla sanayicilere satmayı düşünen köylüler şaşkın. Araziye komşu Akdeniz kimya, durun ne oluyor diyor.
    Şaşırılacak bir şey yok aslında, o sanayi kol kuvveti ile çalışacak değildi. Bölgede sadece Sabancılara enerji santrali yaptırılacak da değildi.
    Köylüler ve Bandırma Belediyesi, termik santrale karşı, ancak limana ve sanayiye karşı değiller. Hala aradaki bağlantıyı, birbirine mahkumluğu görememiş durumdalar. Biz yine de anlatmaya devam edeceğiz.
    Peki ya Erdek? Bu limandan en çok etkilenecek Erdek?
    Hiç sormayın.
    Yıkılan çay bahçelerinin derdine düşmüş Erdek!
    Sadece acıyın, çünkü acınacak halde.
    Kadir Dadan
    Önümüzdeki hafta Paris’te iklim değişikliği zirvesi toplanacak ve yeni bir devletlerarası anlaşmanın yolları aranacak. Tartışmalar teknik boyutta ve devletlerin taahhütleri arasında bir uzlaşma aranıyor. 2 derece mi olsun, sen yüzde kaç azalttın, ben yüzde kaç devam edeyim bürokratlar çalışıyor.
    Ancak iklim değişikliğini durdurmanın bu teknik tartışmanın ötesinde bir anlamı ve gerekliliği var, o da hepimizin bu dünyada yaşadığı temel gerçeği ile geleceğin insanlığın ortak geleceği olması.
    Hal böyle iken, dünyanın nasıl yönetileceğine ilişkin hiçbir tartışma yapmadan, bu teknik tartışmaların bir yere varması da mümkün değil.
    Bir yandan yer altındaki hidrokarbonların kullanım hakları üzerine ortalığı kan gölüne döndüren savaşlar ve bu savaşlara ikincil doğan göçlere bağlı ölümler devam ederken, üstelik bu savaşları sürdürmek üzere büyük emisyonlara neden olan silah sanayi durmadan çalışıp bölgeye silah sevkiyatları sürerken ve dindarlık her geçen gün bu savaşların daha kanıksanan bir gerekçesi olurken, insanlıktan ve kardeşlikten bahsetmek ne kadar gerçekçi sorgulamak gerekir.  
    Son birkaç ay içerisinde olanlara bakınca, kimsenin emisyonları ve insan haklarını umursadığı yok. ABD ve İngiltere’den sonra, önce Rusya ve şimdi de Fransa’nın Suriye’deki savaşa katılmasıyla birlikte ortağa çıkan gelişmeler, petrolle bulanmış şirketlerin eline düşmüş küresel düzenin yüzsüzlüğünü ve çıkara dayanan acımasızlığını bir kez daha gösterdi.
    Gücü petrol ve silaha dayananlar, ne emisyon dinler, ne hak, ne hakikat. Ve onları başında tutan halklar ise ne yazık ki, hem siyasal hem de yaşam tercihleriyle petrole ve savaşa katkı sunmaktan vazgeçmediler. Hala deli gibi otomobil, deli gibi gökdelen, deli gibi uçakla seyahat peşindeler. Bu çılgınca hızlı ve bencil yaşamları sürsün diye, henüz tahrip edilmemiş coğrafyalarda yaşayan insanların yok edilmesine de seyirci kalıyorlar.
    Bir yılı aşkın bir süredir, Erdek Körfezine yapılması düşünülen sanayi yatırımları hakkında yazıyor, çiziyor, mücadele ediyoruz. Bu yatırımların istisnasız tamamı, oluşturacakları yerel ve bölgesel kirliliklerin yanı sıra, ciddi miktarda sera gazı salınımı oluşturacak yatırımlar.
    Tüm bunların üzerine, iklim değişikliği görüşmelerinden medet umanlarla alay edercesine, Biga-Çanakkale hattında kurulacaklara ek olarak, Bandırma Şirinçavuş köyünde Türkiye’nin en büyük termik santralinin kurulması isteniyor.  Üstelik Çevre ve Şehircilik Bakanlığı,  Paris’te iklim değişikliği görüşmeleri sürerken burada 10 Aralık’ta Çevre Etki Değerlendirmesi toplantısı düzenliyor.
    Sonra bize kızıyorlar “neden sanayiye toptan karşı çıkıyorsunuz, sanayileşmenin iyi yanları da var ” diye. Üstelik bunu diyenler sanayici de değil.
    Tekrar hatırlatalım o zaman. Erdek Körfezinde sanayi kurmak isteyen şirketler, kimya, ağır metal ve enerji şirketleridir. Bu şirketlerden başka bir şirket yoktur ve bunların kuracakları sanayi, bölgedeki doğal yaşamı ve bölgenin var olan tarım, turizm ve balıkçılık ekonomisini yok edecektir.
    Bu yüzden biz karşımızdaki bu şirketlere ve onun emrindeki siyasetçilere söylenmesi gereken sözleri söyledik. Dedik ki; “BİZE KADERDEN DE, FITRATTAN BAHSETMEYİN! ÇÜNKÜ BUNA KARAR VEREN, RIZAMIZ OLMADIĞI HALDE BİZE BU GELECEĞİ REVA GÖREN SİZSİNİZ.”
    Yine dedik ki; “BİZE VATAN SEVGİSİNDEN DE, MİLLET İRADESİNDEN DE BAHSETMEYİN! VATANINI SEVEN ONU KORUR, ONU GÖZETİR, ONU YAŞANIR HALDE TUTAR! TOPRAĞININ, SUYUNUN, HAVASININ KİRLENMESİNE ENGEL OLUR. YILLARCA EMEK VERİLMİŞ ZEYTİN AĞAÇLARININ BÖYLE BİR GÜNDE KATLEDİLMESİNE GÖZ YUMMAZ. MİLLET İRADESİNE SAYGI DUYAN, 50 YILDIR TURİZMLE, ZEYTİNCİLİKLE, BALIKÇILIKLA, ORMANCILIKLA GEÇİMİNİ SAĞLAYAN BÖLGE İNSANINA DA SAYGI DUYAR.”
    Ve bizleri dinlemeyip sanayileşmede ısrar ettikten sonra da kalan tek sözü söyledik; SANAYİNİZ BATSIN!
    Tüm bunlardan sonra baştaki soruya dönecek olursak, şimdi iklim değişikliğini umursayan ve gerçekten durdurmak isteyen herkese çağrımızdır.
    Bu mücadelede yanımızda olun. 10 Aralık’ta Saat 11.00 de Bandırma Şirinçavuş köyünde olun.
    Kadir Dadan
    28 Kasım 2015   
    Yine limanı yazacağım, bıkmadan usanmadan…
    ***
    Liman,
    Sanayi Limanı,
    Erdek Körfezinde,
    Bandırma İlçe sınırlarında…
    ***
    Büyük,
    Çok Büyük,
    Türkiye’nin En büyüğü,
    Bandırma limanının en az beş katı büyüklüğünde…
    ***
    Bu liman, Stiren Petrokimya Kompleksi Endüstri Bölgesi için,
    Bu liman, Ağır Sanayi işletmeleri için,
    Bu liman Metal İhtisas Organize Sanayi Bölgesi için,
    Bu liman, Kimya sanayi için,
    Bu liman, Termik santraller için,
    Bu liman, devasa konteynır gemileri için…
    ***
    Bu liman, can çekişen Marmara’ya inecek son ve belirleyici darbedir.
    Bu liman, Cennet Erdek Körfezinin Cehenneme çevrilme, bölge turizmine son verme fermanıdır.
    Bu liman, Büyük Marmara depreminde Türkiye ekonomisinin çökeceğinin onaylanmasıdır.
    Bu liman, Boğazlardaki gemi trafiğinin geri dönüşsüz kilitlenmesi, kazalara ve felaketlere davetiye çıkarılmasıdır.
    Bu liman, Güney Marmara’daki tarımsal ekonominin köküne kibrit suyu dökmek demektir.
    ***
    Bu limanın burada kurulmasını zorunlu kılacak hiçbir mantıklı gerekçe yoktur.
    Hammaddeler yurt dışından gelecektir. Kömür yurt dışından gelecektir. Petrol yurt dışından gelecektir.
    İşletmeler iç tüketimden ziyade, ihracata dayalıdır. Üretilen malzemeler yurt dışına gönderilecektir.
    Bu limanın burada yapılmasında ısrar etmek, sermayenin ve sanayinin kölesi olmak demektir. Bölge halkı için de, devlet için de doğru değildir.
    ***
    Bu limanı Ak Partinin çoğunluğundaki Balıkesir Büyükşehir Belediyesi işletmeye talip. İlk hamleyi yaptı, 20 dönümlük hazine arazisini satın almak için harekete geçti.
    CHP’nin çoğunluğundaki Bandırma Belediyesini de ortak etmek istiyor. Çünkü küçük ölçekli plan ve ruhsatlar için müracaat yerel belediyeye.
    Sonucu bilmiyorlar mı?
    Bildikleri Şirinçavuş’ta termik santrale birlikte karşı çıkmalarından belli.
    Göstere göstere Termik santrale hayır!
    Gizliye gizliye kimya ve ağır metal sanayi ve limanına evet!
    ***
    İktidar partisi ve ana muhalefet, birlikte, el ele, bile bile…
    Bile bile, Erdek körfezinin katline ortak oluyorlar.
    Birinin elinde ferman, diğerinin elinde urgan!
    Kadir Dadan
    16 Aralık 2015

    Dr. Kadir DADAN

    Doğa, Emek, Barış ve Demokrasi için mücadeleye devam

    Sosyal Medyada Ben

    © 2023 Tüm hakları saklıdır. Sayfa içerikleri izinsiz yayınlanamaz. Dr. Kadir DADAN