Küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği, artan çevre kirliliği ve kitlesel sağlıksız gıda üretiminin yol açtığı sorunlar nedeniyle toplumda ekolojik duyarlılık düzeyi giderek yükseliyor.
Gezi direnişi başta olmak üzere, ülkenin bir çok yerinde bir anda ortaya çıkan direnişler/bir araya gelişler, sosyal medya ile kısa sürede kitleselleşseler bile, kalıcılığı sağlayacak yeterince güçlü yeşil bir kurumsal yapı olmadığı için kısa sürede dağılıyor.
Hareketleri destekleyebilecek mevcut yapısal/kurumsal örgütlenmeler dağınık, mali açıdan güçsüz ya da dışa/belediyelere/sermayeye/fonlara bağımlı halde bulunuyor. Üstelik bu örgütlenmelerin çok azı teorik açıdan yeşil düşünceyi benimseyebilmiş ya da anlayabilmiş durumda.
Bireysel çabalara dayanarak ortaya çıkan ekolojik yaşam girişimleri, toplumsal bir nitelik kazanamadan dağılıyor ya da dar bir arkadaş/dost çevresinde sınırlı kalıyor.
Ekolojik karşıtlık mücadeleleri ile yeşil girişimler arasında ilişkiler yeterince geliştirilemiyor.
Çeyrek yüzyıllık hareketin öncüleri yaşlandı ve maalesef son derece cılız izler bırakarak birer birer aramızdan ayrılıyor.
Yeşil niteliğe sahip bir üretim ve tüketim birlikteliğine dair bir ekonomi oluşturulamıyor.
Kentten bunalarak kıra göçmeye çalışanlara yeni yeşil yaşamlarında karşılaşacakları zorlukları aşmak için gerekli bireysel yeterliliği sağlayacak kurumsal yapılar son derece yetersiz.
Keza kent yaşamında yeşil dönüşümler gerçekleştirmek üzere çalışmalar yürüten kurumsal yapılar ya yeşil bakış açısından yoksun ya da daha çok bir dostlar topluluğu görüntüsünde.
Bütün bunlar sonucunda yeşil hareket sürekli olarak yerinde sayıyor, patinaj yapıyor, gelişemiyor. Hareketin sürekliliği ve gelişimi sağlanamıyor.
Bu sürecin değişmesi için kalıcı bir kurumsal yapı olarak Türkiye’ye ait bir yeşil vakfın kurulması ertelenemez bir gereklilik ve uzun yıllarını harekete veren bizler için kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortada duruyor.