Bergama’dan Bayramiç’e Uzun İnce Bir Yol
Türkiye’de altın karşıtı mücadele, Oktay Konyar ve Bayram Kuzu’nun eylemlilikleri ile yıllar yılı Bergama Köylüleri ile bilinir, gözlenir hale gelmişti. Süreç içerisinde yeni maden alanlarının işletmeye alınma çabası ile bu mücadele Anadolu’nun diğer bölgelerine de yayıldı. Ancak ne Bergama, ne de diğer yerlerdeki mücadeleler, Altıncı şirketlerin heveslerini kırmaya yetmediği gibi, hukuksal alanda elde edilen durdurma kararları hükümetler tarafından hasıraltı edilerek, halk ve doğa maden şirketlerinin insafsızlığına mahkum edildi.
Bergama’yı takiben Ege bölgesinde çeşitli yerlerde başlayan altın arama ve işleme faaliyetleri açık işletmeler yoluyla işlemeye dönüştürülerek bir öncekine göre daha yıkıcı hale gelirken, yaklaşık beş yıl önce Biga yarımadasında başlatılan arama çalışmaları artık topyekun bir coğrafyayı tehdit eder hale geldi.
Türkiye’nin son 15 yılında kendisini gösteren ikincil iç göçleri, bu kez altın karşıtı mücadelede yeni bir dönemi de beraberinde getiriyor. Artık büyük kentlere olan göçün dışında ilçe ve il merkezine yapılan göçler, bir yandan kırsal alanın hızla boşalmasına ve nüfus yapısının yaşlı ve emek gücü açısından fakir bir hale gelmesine yol açarken, öte yandan kent yaşamının girdabından kaçarak yeni bir yaşama atılan çoğu emekli yada varlıklı kişilerin sahil bandının yanı sıra iç kısımlara da yerleştiği bir tersine göçe de tanık olmaktayız. Üstelik bu kişilerin doğaya ilişkin duyarlılığı çok daha fazla.
Bu sürece paralel olarak tarımsal üretimde yaşanan değişiklikler de, yeni çatışmaları ve doğadan ve emekten yana tavırları beraberinde getiriyor. Artan girdi maliyetleri nedeniyle ekim yapılmayan alanların genişlemesi, artan kimyasal kirlilik, düşen verim, işlemenin merkeze kayması ve pazara yapılan üretimin ucuzluğu, organik tarım ve doğrudan satış başta olmak üzere üreticileri yeni arayışlara yöneltiyor.
Hala kırsal alanda kalan ve toprağına dayanan üretimle yaşamını sürdürmeye çalışanlarla, yeni gelenlerin ortaklaştıkları nokta ise özgür ve onurlu bir yaşam olmakta.
Tüm bunları ÇED toplantısı nedeniyle gittiğimiz Bayramiç-Muratlar’da yürüttüğümüz temaslarda görmek mümkün oldu. Aslında ilk kez Muratlar’a gitmiyorduk. Bundan dört yıl önce de bölgede kısa temaslarda bulunmuştuk. Keza geçtiğimiz yıl Bayramiç-Yeniköy grubunun bölgeye yerleşimi sırasında ve Türkiye Permakültür Buluşması sırasında da bölgedeydik. Bir kez daha gördük ki, Permakültür Buluşmasının burada yapılması, altın karşıtı mücadele için önemli bir adım oluşturmuş. Bayramiç-Yeniköy Grubu, Mustafa Ülgen’in kimliğinde başından sonuna işin içine girmiş, kurduğu diyaloglar ve yaptığı işlerle Çanakkale Çevre Platformu’nun etkinlik gösterebileceği bir zemin oluşturmuş. Hep söyleye geldiğimiz üzere, mücadeleler kalelerde değil, alanda veriliyor ve yereldeki bu var oluş mücadeleye heyecan ve ivme katıyor. Keza Muratlar’a 7 km yakınlıktaki Cazgirler köyünde de, yeni bir yaşam kurmak için büyük kenti terk eden Ayla Seyhun, Bahadır Yasa ve Derya Taşlı’nın yer aldığı başka bir grup var. Toprakana ve Cem Birder bir başkası. Kaz Dağları’nın hemen her yerinde bu tip yerleşimler söz konusu ve hemen hepsi altın karşıtı mücadeleye destek veriyor ve kırsal alanda ekolojik yaşama ilişkin örnekleri çeşitlendiriyor ve görünür hale getiriyor.
Bayramiç Belediyesi de gerek Başkanı İsmail Sakin Tunçer, gerekse Başkan Yardımcısı Ergun Tüzgen ile altın madenciliğinin olası sonuçlarını önceden görebilen bir kadroya sahip. Her koşulda altın karşıtı mücadelenin yanında durmalarının yanı sıra, bir yandan Slow City olmak gibi evrensel değerlere, diğer yandan organik meyvecilik ve hayvancılık gibi yöre halkının temel geçim kaynaklarının dönüşümüne ilişkin hedeflere de sahip. Üstelik bu dönüşümün kamusal ortaklıklarla inşa edilmesi gibi siyasi duruşlarını emekten ve halktan yana koyan bir anlayışa da sahipler. Bayramiç Belediyesi, tüm bu yönleriyle doğadan ve emekten yana olanlar tarafından bir yandan izlenmesi, diğer yandan da desteklenmesi gereken bir belediye.
Çanakkale Çevre Platformu, sözcüleri Hicri Nalbant’ın yoğun çabaları başta olmak üzere, coğrafyasında baş gösteren çevresel yıkım projelerine karşı her yere yetişmeye çalışıyor. En büyük destekçileri Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Üyeleri ve Çanakkale’deki Meslek Odalarının Temsilcileri. Çan Gençlik İnisiyatifi de, dinamizmi ile eylemselliğini mücadeleye kattı.
Tüm bunlara bakınca, artık çok aktörlü, birbirini destekleyen, desteklerken tamamlayan, tabanda var olan ve tabandan birleşen yeni bir mücadele anlayışının oluşmaya başladığını görmekteyiz. Elbette bu anlayış, mücadeleyi kendinden menkul görmeyerek, bir diğerinin özgünlüğüne saygıyı, onun sahne almasına ve hatta zaman zaman önde koşmasına tahammülü, birlikte hareket edebilme kabiliyetini geliştirmeyi, yeri geldiğinde alarm vermeyi ve verilen alarma yanıt verebilmeyi gerektiriyor.
Bu yönlerden bakınca 24 Ocak’ta Truva Madencilik tarafından Muratlar köyünde yapılması talep edilen ÇED toplantısının yaptırılmamasına ilişkin yapılanlar iyi bir örnek oluşturuyordu. Siyaseten iktidarı destekleyen ve daha öncesinde madenci şirket tarafından köy odasında tadilat yaptırılan Muratlar Köyü, başta köyün duyarlı bireylerinin bire bir çalışması olmak üzere iki haftalık yoğun bir çalışma ve yukarıda kısmen adını saydığımız bölgedeki duyarlı herkesin elbirliği ile topyekun altın madeni karşıtlığını benimsedi.
Bu on gün içinde, slayt gösterili bilgilendirme toplantıları, halk sağlığı öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Osman Karababa’nın toplumsal, Dr. Alev Çağlar’ın bireylere yönelik destekleri, pilav hayırları, kahvehane sohbetleri ile Muratlar köyü tam anlamıyla altın karşıtı teyakkuzdaydı. Bizler de elden geldiğince sürece katkı koymaya, dostlarımızın yanında olmaya çalıştık.
Son ana kadar altın karşıtı tavır belirginleşmedi. Birçok söylenti ile altın madenine karşı duranlar hakkında kara propagandalar yapıldı. Valilik tarafından Bayramiç Belediyesine toplantı resmi olarak bir gün önce bildirilmesine rağmen, beş gün boyunca anons yapılması ve anonsların yapıldığına dair tutanakların gönderilmesi istenerek çelişkili talimatlar gönderildi.
Son akşam köyün ileri gelenleri toplanarak Muhtar ve Azalara, altın madenine karşı kesin duruş sergilenmesi ve kahvehanelerin kapalı tutulmasına ilişkin karar aldırdılar.
Altın karşıtları üç saat öncesinden toplantı yerinde buluşarak beklemeye başladılar. Altıncı şirket toplantıya yarım saat kala üs olarak kullandığı Etili’den altı araçlık bir konvoyla geldi. Gelir gelmez de başta kadınlar olmak üzere büyük bir tepkiyle karşılaştı. Aşırı soğuk havaya ve yağmura rağmen yaklaşık 500 kişinin katılımıyla altıncı şirket protesto edildi ve ÇED toplantısı yaptırılmadı. Muratlar ve Halilağa köylerinin altın madeni işletmesini istemediklerine dair tutanak tutuldu.
Elbette daha her şey bitmiş değil. Artık şirketlerin arama sondajlarını hemen hemen tamamladıklarını ve çıkarabilecekleri altın miktarını yaklaşık olarak hesapladıklarını akıldan çıkarmamak gerek. Bundan sonra uygun zamanı bekleyip işletmeye geçmeye çalışacaklardır.
Hep söyleye geldiğimiz üzere bir yerde endüstriyel üretim yapmak bir sıra meselesidir. Bu sırayı koşulların uygunluğu belirler. Yatırım için uygun kredi bulabilmekten, maliyeti artıran güçlü bir toplumsal muhalefetin varlığına kadar oldukça değişken koşullar. Hükümet ve şirketler koşulları uygun hale getirmeye çalışırlar, yaşamı savunanlar, doğadan ve emekten yana olanlar ise koşulları uygunsuzlaştırmaya.
Keza, Bergama’da olduğu gibi şirketler işletme haklarını başka bir şirkete hatta Türkiye’deki bir şirkete satabilirler. Bu yüzden mücadeleyi antiemperyalizm çevresinde yoğunlaştırmamaya dikkat edilmesi gerekiyor. Elbette bu mücadele antiemperyalist bir mücadeledir ve şüphe yok ki Çanakkale gibi antiemperyalist savaşlara sahne olmuş bir yerde bu nitelik kendiliğinden sıkça dile getirilecektir. Ancak antiemperyalizm vurgusunun mücadeleye egemen olması, hükümete yakın şirketlerin böyle bir satışta pazarlık gücünü artırmaktan başka bir işe yaramaz.
Bu noktada köylülerle yaptığımız diyaloglardan örnekler vermekte yarar var. Bir köylü eğer altın madenciliği kötü bir şey ise devletin neden bu şirketlere propaganda yapmak için izin verdiğini sordu. Biz de hükümetin çevresel bir duyarlılığı olmadığını, bu nedenle de altın madenciliğini benimsediğini, ancak bölge halkının rızasının alınması gerektiğini, aksi takdirde işletmeye izin verilemeyeceğini yada hukuken tazminat ödemek zorunda kalınacağını ifade ettik. Bunun üzerine hükümetin neden kendisinin gelip eğriyi doğruyu anlatmadığını sordu. Biz de hükümetin altıncılardan yana bir taraf olduğunu, bu aşamada siyaseten kendisine pahalıya patlayacak altıncı gömleğini giymek istemediğini, gelecekte ise önceleri Bergama’da ve diğer yerlerde olduğu gibi devletin tüm birimlerini altıncıların emrine verebileceğini dile getirdik. Burada önemli olan konunun bu ÇED toplantısı aracılığıyla halkın görüşünün ortaya konması olduğunu, altın madenine karşı çıkmanın bölgede bugün yaşayanlar olarak kendilerinin sorumluluğu olduğunu, izin vermeleri durumunda yaşamlarının geri kalanında, doğasıyla, insanıyla, kültürüyle bir yok oluşa aracılık edeceklerini, ancak karşı çıkmaları durumunda onurlu bir yaşamı sürdürebileceklerini vurguladık. Altıncıların tekliflerine ilişkin bir dedemiz, “ben 84 yaşındayım, hiçbir zaman satılık olmadım, bundan sonra da olmam” sözleriyle duruşunu ifade etti.
Aslında devletin tavrı konusunu özetleyen diyalog Bayramiç’e ilk gelişimde yoldan arabama aldığım bir köylüye geçmişti. Ona madencilerin sondajları konusunda ne düşündüğünü sormuştum. Yıllık(aylık değil) gelirinin 1000 TL olduğunu ifade eden bu köylü “biz fakiriz, bu ormandan bir dal kessek jandarma başımızda biter, bunlar zengin, koca bir ormanı kesiyor jandarma kılını kıpırdatmıyor, daha ne söyleyeyim?” şeklinde konuşmuştu.
Benzer bir ifadeyi bu kez maden karşıtı bir biçimde Evciler’den gelen 83’lük ninemiz “biz bu ormana gözümüz gibi baktık, bir dal kesmedik. Ölürüz de bu toprağı eştirmeyiz!” şeklinde ifade etti.
Görebildiğimiz kadarıyla, bölge halkı özellikle su kullanımı konusunda tedirginlik içerisinde. Altıncı şirketlerin Çanakkale’nin içme ve kullanma suyunu sağlayan barajların kullanımını da kapsayacak şekilde girişimlerde bulunması bu tedirginliği artırıyor. Anlaşılan o ki, yeterli su bulamamaları durumunda, madenci şirketlerin öngördükleri büyüklük ve yıllık kapasitede üretim gerçekleştirebilmeleri teknik olarak mümkün değil. Bu nedenle su kullanımı, Türkiye’nin ve dünyanın diğer bölgelerindeki tüm endüstriyel yatırımlarda olduğu gibi şirketler ile bölge halkı arasında temel bir çatışma alanı olacak. Bu konuda Biga Yarımadasındaki tüm yerleşimlerin uyarılması ve harekete geçirilmesinde toplumsal muhalefetin yaygınlaşması ve güçlenmesi açısından büyük önem var.
Bir diğer konu bölgedeki tarımsal faaliyetlerin doğa ve emekten yana dönüşümü konusunda çalışmalar yürütülmesi ve üretimin niteliğinin artırılması. Bu konuda Bayramiç Belediyesi bir yandan Üretici Hali ile bir standart oluşturmaya çalışırken, diğer yandan kültürel ve sosyal çalışmaları ile insanlarının mutluluğunu hedefleyerek bu dönüşümde rol almaya çalışıyor. Geçen yıl gerçekleştirilen Tohum Takas Şenliği bu yıl geliştirilmeye çalışılacak. Öte yandan Bayramiç-Muratlar-Yeniköy Grubu gerek permakültür, gerekse doğal tarım konusunda geçen yıldan beri başlattığı çalışmalarını bu yıl genişleterek sürdürecek.
Bütün bunlar, Bergama’dan bu yana bütün karşıtlık mücadelelerinde önümüze konan, “siz her şeye karşısınız” yapıştırmasına yanıt olarak büyük bir değer taşıyor. Sermayeden ve sanayiden yana olanlarla gerçek çatışma şimdi başlıyor.
Biz doğadan ve emekten yanayız. Doğadan ve emekten yana bir yaşamı örmek istiyoruz. Bunu Anadolu ve Trakya başta olmak üzere bütün dünya için istiyoruz. Bayramiç ve Biga Yarımadası bunu resmedebileceğimiz yerlerden birisi ve altın karşıtı mücadelede hepimizin desteğine gereksinim var.
Son söz siyaset ile ilişkili. Doğadan ve emekten yana olanlar birçok siyasi parti ve oluşumda yer alabilir. Önemli olan onların yerleşim yerinde(tabanda) bir araya gelip ortak bir mücadele yürütebilmeleridir. Sonuçta altın madenciliği işletmesine izin verip vermemek de, doğa ve emekten yana süreçleri destekleyip desteklememek de siyasi bir karardır ve bu karara siyaset yapılmadan erişilemez.
Bugün yaşadığımız bu coğrafyanın hemen her yerinde doğanın yıkımına ve emeğin sömürüsüne yol açacak binlerce uygulama ve girişim ile karşı karşıyayız. Doğa ve emekten yana olanlarla, hem ekonomik, hem sosyal, hem bilimsel, hem hukuksal, hem de siyasal alanda birlikte bir mücadele yürütmek durumundayız. Herkese yapacak iş var. Hem de çok iş. Yeter ki biz onu yapmak isteyelim, doğadan ve emekten yana bir yaşamın peşinden koşalım.
Kadir Dadan
3 Şubat 2012
Aleme köle olmakla, ayrık otu yolmak arasında
Okeye dördüncü aranır misali, dernek kurmaya da yedinci aranırken zurnanın son deliği olarak çevre için bir şeyler yapanların arasında buldum kendimi. Yani doğadaki her şey gibi biraz tesadüfi. On beş yıl geçmiş. Az değil, çok da değil, orta karar. Önceleri çevreciydik, sonra yeşil olduk, halen ekolojist olamamışız, bu gidişle biraz da zor oluruz. Neden mi? Şimdi tıp doktoru olarak yaşamını sürdüren birisi için ekolojist olmak çok zor. Büyük kentlerin, özel hastanelerin, özel kliniklerin, bol teknolojili, para kazanmaya odaklı, modern tıp uygulamalarını yürütmüyorum. Pratisyen hekim olarak kaldım, gençlik hayallerimin peşinden koşup, sevdiğim kadınla bir sahil kasabasına yerleştim. Kantaron toplayıp yağ yapıyoruz, “hekimlik reçete yazmaktan ibaret değildir” deyip, kendi buğdayını yetiştirip, su değirmeninde öğüttürüp, odun fırınında ekmek yaptırıyoruz ama benim için bile zor. Çünkü hala şikayet ettiğimiz sistemin içerisinde ve sistemin faydasına çalışıyoruz. Yine de yaşamımızı daha ekolojik ve sosyal hale getirmek için çabalıyoruz.
Peki biz kendimize yeşil diyoruz da, halk ne diyor? Politika dediğiniz şey, çoğu kişinin yaptığı gibi birbirine değil, halka yönelik olarak yapılır. Lafın varsa, halka söylersin. Halktan şikayet etmeğe hakkın yok. Burada kendimizi nasıl tanımladığımızla, nasıl anlattığımızla, halkın bizi nasıl gördüğü arasındaki korkunç uçurumla yüz yüze geliyoruz. Çünkü ürettiğimiz ekmeğe “doğanın ve emeğin ekmeği” desek de, halk ona “doktorun ekmeği” diyor. Algısını ne yapıldığı üzerinden değil, kimin yaptığı üzerinden kuruyor.
Halka göre yeşiller, ne yeşildi, ne de ekolojist. Onlar sadece yeşilleri değil hepimizi “çevreci” bildi, öyle söyledi. Çoğumuz bu sevimli ifadeye itiraz etmedik. Sonuçta “anarşik” olmaktan iyiydi. Herkes için iyi bir şey yapılıyordu ve siyaset üstü adlandırılmak çoğumuz için doğru bir tercih gibi duruyordu. Ancak zamanla fark ettik ki, işin bir siyasi boyutu da var ve bu boyut eksik kaldığında verdiğiniz mücadele genellikle başarısız oluyor ya da ancak geçici başarılar kazanılabiliyor. Çünkü konu şu ya da bu şekilde idari karar süreçlerine yansıyor ve sizin aslında kim olduğunuz bu süreçlerde tanımlanıyor.
Öte yandan çevre sorunu, diğer sorunlardan ayrışmış tek başına ele alınabilecek bir sorun da değil. İster istemez eşitlik, özgürlük, adalet sorunlarıyla da ilişkili ve Ahmet Soysal’ın “devrimci ekoloji” makalesinde tanımladığı gibi bu kavramlar ancak bir bütün olarak hareket edildiğinde tam olarak gerçekleşebilir. Yani eşitlik, özgürlük, adalet sorunları devam ederken, siz tek başına çevreyi ele alıp düzeltemezsiniz.
O noktada “Hayır, biz çevreci değiliz, yeşiliz” denildiğinde de can alıcı soruyu soruyorlar: “Alman yeşilleri gibi mi?” İşte tüm mesele de buradadır. Eğer benim gibi, küresel yeşiller bildirgesinin çevrilmesinde ısrarcı olmuş, Avrupa yeşilleri ile defalarca masaya oturmuş, ancak bu topraklara özgü bir yeşil hareketin peşinden koşan biriyseniz, “evet desem olmayacak, hayır da diyemiyorum” repliğinde olduğu gibi bir çaresizlik ile karşı karşıya kalıyorsunuz. “Gibi, ama biraz farklı” şeklindeki yanıtlarınız günü kurtarmaya yetse de, ilerlemenizi sağlamıyor, sürekli yerinizde sayıyorsunuz.
Yıllar geçip gidiyor ve artık bizim için alman yeşilleri ile farkın daha net ve kapsamlı bir şekilde ortaya konması gerekiyor. Müsaadenizle ekoloji mücadeleleri dosya konusuna bu şekilde girelim.
Genel olarak bakıldığında Avrupa yeşil düşüncesi birçok ülkeden gelen katkılarla ortaya çıksa da, alman yeşillerinin çizdiği politik hat üzerinde ilerlemektedir. Almanya devleti de, siyasi partilerine sağladığı olanaklar ile bu politik hatta dolaylı olarak etki etmektedir. Birçok Avrupa ülkesi için, özellikle sonradan AB üyesi olanlarda bu durum o ülkelerdeki yeşiller için bir sorun yaratmıyor, aksine gerek AB üzerinden, gerekse doğrudan sağlanan desteklerle yaşam buluyorlar, politik farklılıkları da yok denecek kadar az zaten.
Ancak Almanya ile eş coğrafi ve nüfus büyüklüklerine sahip, kendine özel jeopolitik özellikleri olan ve her şeyden önemlisi hatırı sayılır bir büyüklükte eski göçmen, yeni vatandaşın köken ülkesi olarak Türkiye için durumlar biraz farklı. 100 yıl öncesine dayanan ittifakları da hesaba katarsanız, Almanya devleti ve Almanya yeşilleri için Türkiye ve Türkiye’deki Yeşillerin önemi bir kez daha ortaya çıkar. Sonuç olarak Türkiye Yeşillerinin ortaya çıkışı ve gelişimi, Almanya yeşilleri için kendi haline bırakılamayacak bir süreçtir ve on beş yıldan beri yapmaya çalıştıkları şey, kendi doğasına zarar vermek pahasına bu süreci kontrol etmeye ve yönlendirmeye çalışmaktan başka bir şey değildir.
İtiraf etmek gerekirse, bizlerin de katkılarıyla bunda başarılı da olmuşlardır. Ya da başka bir ifade ile, biz bu topraklara özgü bir yeşil düşünce oluşturmayı şimdilik başaramadık. Peki, bunun ne sakıncası var? Yani Türkiye’deki yeşil hareket, evrensel yeşil ilkelere temellenerek ve Avrupa’daki benzerlerinin izinden giderek kurulsa daha iyi olmaz mıydı? 2003-2008 yılları arasında Türkiye Yeşiller Koordinasyon Grubu ile bunu denedik. Son derece cılız bir yanıt alındı. Buna rağmen ısrar edilerek 2. Yeşiller Partisi kuruldu.
Biz Yeşil ve Sol çalışma grubu olarak ayrı çalışma yürütmeye başladık ve tabana dayanan, kendi ayakları üzerinde yükselecek bir hareket inşa etmek için uğraş vermeye başladık. Partiyi kuranlar Avrupa yeşil düşüncesi çizgisini sürdürdüler ancak başarılı olamadılar. Buna rağmen yine Avrupa yeşil düşüncesi ekseninde EDP ile birleşerek, bu kez bizim ismimizi de karıştıracak şekilde “Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi” ismini aldılar. Bu isim ilk açıklandığında bizim partileştiğimizi düşünenler oldu, hatta logomuz internet şakalarına kurban edildi. Avrupa yeşillerinin yön verdiği bu birleşme ile ilgimizin olmadığını o zaman da ifade ettik. Ancak parti olmadan önceki geçmişinde programına, eylemlerine damga vurduğumuz için olsa gerek, hala karıştırılmaya devam ediyoruz.
Burada öncelikle biraz eskilere gitmek, Savaş Emek’in yıllar önce, ulusal duyarlılıklardan kaynaklansa da, Ağaçkakan’da dile getirdiği “alman yeşilleri, alman emperyalizminin ön tekerleğidir” ifadesini ve Hablemitoğlu’nun çarpıtmalarına ilişkin “yapmayaceydin Sayın Hablemitoğlu! Etmeeeecedin bunu! Bergama Köylüsü’nün anti-emperyalist mücadelesini arkadan hançerlemeceydin!” makalesini birlikte hatırlamakta yarar var.
Savaş Emek’i bu ifadelere götüren süreç, alman yeşillerinin iktidara ortak olmasının ardından, Fisher döneminde Kosova hakkında başka bir ülkenin topraklarına askeri müdahaleye onay vermesi ve önceleri Claudia Roth’un sonrasında Heinrich Böll Vakfının Türkiye’deki Yeşilleri yok sayarak İstanbul’da büro açıp siyasi faaliyet yürütmesi idi.
Öte yandan Hablemitoğlu’nun gerek çarpıtmaları gerekse hala aydınlatılamamış bir şekilde öldürülmesi, hem yerel ekoloji mücadelelerine hem de mücadelelerin küresel çapta dayanışmasına geri dönüşsüz zararlar vermiştir, hala da vermeye devam etmektedir.
Bu iki gerçeklik, Türkiye’de yeşil düşüncenin bir parçası olanlar için hareket alanını daraltan özellikler içerir. Sizden önce alman yeşillerinin kendi politik önceliklerine dayanarak ortaya koyduğu ve sürekli olarak üzerinden geçtiği bir referans noktası vardır. Bu nokta medya tarafından her yere taşınmıştır ve bir algı oluşturmuştur. Diğer yandan sizin ortaya koyduğunuz nokta ise ya yok sayılmıştır ya da kasıtlı olarak çarpıtılmıştır ve bu çarpıtma her yeni ortaya çıkışınızda yeniden ısıtılıp önünüze konmaktadır.
Peki nedir alman yeşillerinin sürüklediği Avrupa yeşil düşüncesinin bizden farklı referans noktaları? Temelde Avrupa yeşil düşüncesi kapitalizmi içeriden dönüştürmeye dayanır. Yani sistemin araçlarını kullanır, bilimselliği öne çıkarır. Bunlar sonuç olarak küreselleşmiş kapitalist sistemin kendini yenilemesini ve kararlılığını sürdürmesini sağlar, dolayısıyla sömürü ve eşitsizlikler konusunda çözüm olmaz. Son onbeş yıla baktığımızda da aynen bunu görürüz. Sürdürülebilir kalkınma söylemi “yeşil ekonomi” söylemine, yeni dünya düzeni söylemi de “yeni yeşil düzen” söylemine dönüşmüş, alman yeşilleri, ekolojik krizin ana sorumlusu olan kapitalizmin kendini yeşile boyamasına çanak tutmuş ve daha açık olarak alman şirketlerinin pazarlamasına hizmet eder hale gelmiştir. Buna paralel olarak dünya üzerindeki sömürü ve eşitsizlikler katlanarak artmaktadır.
Öte yandan orta Avrupa yeşil düşüncesi, yerleşik yaşama geçmiş, modern, kentli bir taban üzerinde yükselmektedir. Ekolojik değişim ve dönüşümü, düzene uyan iyi insanlarla, konfordan ödün vermeden kentleri daha yaşanır hale getirmekle sınırlı tutmakta, kırsal alana dönüşün ve emek sorunlarının bahsini bile etmemektedir. Bireysel özgürlükleri geliştirmekle uğraşmakta, ancak bu özgürlüklerin gerçekleşebilmesi için gerekli sosyal olanakların geliştirilmesini ekonomik gerekçelerle erteleyerek, özgürlüklerin kâğıt üzerinde kalışına hizmet etmektedir. AB’ye üye Akdeniz ülkelerindeki hükümetlerin şirketlerin emrindeki bürokratlara devredilmesine sessiz kalmakta, anayasası halk tarafından kabul edilmeyen AB projesinin sürmesini, üstelik Türkiye’nin de siyasi tabanı olmayan bu yapıya katılmasını, AB’nin “güvenliğini” gerekçe göstererek ısrarla savunmaktadır. Siyasi olarak birlikte hareket etmek için kapitalizm ile derdi olmayan sosyal demokratları tercih etmekte, sosyalist ve komünistleri dışlamaktadır.
Bütün bunlar Avrupa yeşil düşüncesini AB ile özdeşleştirmekte ve dünyanın geri kalanında geçerliliğine ilişkin derin bir sorgulamayı da başlatmaktadır. Özellikle politikaların iklim değişikliğinin durdurulması çerçevesinde şekillendirilmesinde bu sorgulama daha bir önem kazanmakta ve popülerlik ile radikallik arasındaki ayrım daha da belirginleşmektedir. Şöyle ki, iklim değişikliğini durdurabilmek için hantal AB bürokrasisinden ve BM konferanslarından medet ummak popüler ancak sonuç alıcılığı olmayan, beyhude bir çabadır. Bunun en büyük göstergeleri olarak Rio zirvesi ve Kyoto protokolü tartışmaları, çokuluslu şirketlerin küresel ölçekte etkinliğini artıran ama bu arada iklim krizini de derinleştiren sonuçlar üretmiştir.
Çin, Hindistan ve Brezilya başta olmak üzere, büyüyen ülkelerin tamamında ve bu arada Türkiye’de de sanayileşme ve kentleşme büyük bir hızla devam etmekte, daha fazla enerji üzerine kurulu bir metropolleşme ile de karakterize olmaktadır. Şirketler eliyle(hele petrol şirketleri eliyle) gerçekleştirilecek kırsal kalkınma projeleri de, ekolojik bir dönüşüm yaratmak bir yana, kentsel alanda en küçük bir azalma olmadan, kırsal alanın da daha fazla enerji ve daha fazla tüketim üzerine kurulu bir ekonomi ile donatılmasından başka bir işe yaramayacaktır. Bu anlamda Avrupa yeşil düşüncesi tarafından şu an itibariyle ortaya konulmuş kapitalist sistemin bürokrasisine yönelik politikaların enerji arzını azaltma ve iklim değişikliğini durdurma şansı yoktur.
Oysa insanlığın ve küresel barışın iklim değişikliği karşısında başarısızlığa tahammülü olmadığı gibi, yüzyıllarca bekleyecek zamanı da yok. Bu yüzden küreselleşmiş kapitalist sistemin yaşamın tüm alanlarına yönelen genişlemesini durduracak, kararlılığını sarsacak ve onu kaosa sürükleyecek bir sistemden kopuş ve yeniden ortaya çıkışlara gereksinim duyuyoruz. Bu ortaya çıkışların ekolojik ve sosyal temellere oturabilmesi için, güç merkezlerinden uzakta ve onlardan bağımsız, toprağa yakın ve yeni bir yaşama yönelik olarak, birbirine karışmayacak ama birbirini destekleyecek, büyümeyecek ancak yayılacak, kırı ve kenti birlikte içerecek şekilde, tabanda gerçekleşmesi gerekiyor.
Kentten kıra tersine göçü de gündemine alan, nüfusu ve enerji üretimini kırsal alana yayacak ve yenilenebilir enerji tarafından karşılanabilecek bir arz düzeyine indirecek radikal politikaların üretilmesi gerekiyor. Bu aynı zamanda ranta dayalı kentleşmenin durdurulması, üretim süreçlerinin sanayi ve petrole bağımlılığının geriletilmesi, kapitalistlerin emrindeki modern köleliğin yıkılması, emeğin özgürleşmesi, ekolojik ve demokratik olarak kendini yeniden örgütlemesi için de büyük bir fırsat sağlayacak politikalardır.
Şimdi bunu ayrık otu üzerinden biraz açalım. Bir köyümüz var. Geçmişinde her türlü bitki yetiştirilen ancak şimdi her yanı ayrık otu ile kaplanmış. Yiyecek başka bir şey olmadığı için biz de ayrık otu ile besleniyoruz. Ayrık otu üç yolla ürer. Uçuşan tohum, toprak üstünden kök salma, toprak altından filiz uzatma. En derinde de yumru kökler vardır. Bu şekilde sınır tanımazlar ve alan kaplayarak ilerlerler. Kendilerinden başka bir bitkinin gelişimine izin vermezler. Kimyasal kullansanız, tohumları ve yumru kökleri kalır. Arzu ettiğiniz temiz ortam oluşmaz. Doğal olarak tek yapabileceğiniz şey, yumru kökler dahil derin bir mekanik ayıklama ve her yıl yeni çıkanları yolmaktır.
Bu köy aslında ülkemiz ve diğer köylerde olduğu gibi küreselleşmiş sermaye hüküm sürüyor. Onu başta kendimizden söküp atmadıkça arzuladığımız yaşamı kuramayacağız ve bütün dünya mücadele etmeden ondan kurtulamayacağız. Öncelikle duyarlı olanlar kendi alanını temizleyecek ve ne yemek, ne yetiştirmek istiyorsa onun tohumlarını bulup hemen ekecek. Her yıl başka alanlardan gelen yeni ayrıkları yolacak. Sonra başkalarını, tercihen yan komşuları ikna etmek gerekecek. Beraberinde yan köylerde yaşayanları.
Uğraşanlar bilir, ayrık otu ayıklamak gibi hiç de kolay bir şeyden bahsetmiyorum. Başlangıçta çok zorlanacağız, üstelik artık karnımızı doyuracak ayrık otumuz da olmayacak. Ama daha fazla alan temizlendikçe, yeni bitkiler yetiştirdikçe işimiz daha kolaylaşacak. Peki bunu yapmazsak ne olur? Şimdi olduğu üzere ayrık otu yer dururuz. Ta ki, iklim değişip ayrık otlarının da bizlerin de yok olmasına kadar.
Ayrık otu örneği bize gösterir ki küresel ölçekte medyayı, bilimi ve yönetimi ele geçirmiş şirketler ve bürokrasi karşısında, kitleselliğe ve tabandan yürütülecek bir eylemliliğe gereksinim duyuyoruz ki, bu da yeşillerin tek başına yürütebileceği bir politika değil. Radikallikte buluşacakları, ayrık otları ile derdi olan sosyalistlerle küresel çapta birlikte hareketi elzem kılıyor. Oysa alman yeşilleri, sosyalistlerin ekoloji konusundaki eylemselliklerini bile kendilerine ortak değil rakip olarak görmekte, kapitalistlerin kucağında elinden oyuncağı alınmış bebek gibi durmaktadır. Elbette sosyalistlerin de sonra değineceğim radikal olarak değiştirmesi gereken bakış açıları vardır. Ancak bu diyaloga bile girmeme sonucunu doğurmamalıdır.
Öte yandan Avrupa yeşil düşüncesi, giderek bireylerin davranışlarının değişimi ve dönüşümünden uzaklaşılarak, eylemliliğin partiye, vakıfa ve bağlantılı sivil toplum kuruluşlarına devredildiği bir süreci yaşamaktadır. Korsan parti konusunda ortaya konan tavır bunun çarpıcı bir işareti olup, sosyal forum süreçlerinden uzak durulması yeşiller açısından dinamizmin iyice yitirilmesine ve sokağın terk edilmesine yol açmıştır. Sahne, artık partinin ve onun onay verdiklerinin yer alacağı şekilde düzenlenmektedir.
Alman yeşillerinin Türkiye’de izlediği yol da, yukarıdaki paragrafta ifade ettiğim biçimde, etrafında bir ilişki çemberi oluşturarak yürütülmektedir. Entelektüeller, bilim insanları, STK yöneticileri ile bir politik tavan inşa edilmeye çalışılmakta, bunların hazırladığı raporlar, yayınlar ile politik sürece iştirak edilmektedir. Doğal olarak bu çember alman yeşillerinin Türkiye ziyaretlerinde medya ve yansıma için bir arka plan olarak kullanılmakta, ancak Türkiye’deki yeşil hareketin gelişimine bir katkı sağlamamaktadır. Alman yeşilleri, Türkiye’deki yeşiller ile ekoloji alanında sınırlı birliktelikler kurmakta, politik olarak yakıcı konularda AKP ve BDP ile masaya oturmaktadır. Tüm bunlar yukarıda belirttiğim referans noktaları açısından farklı duruşlar ortaya koymakta, bu da Türkiye’deki yeşil harekete zarar vermektedir.
Türkiye yeşil düşüncesi ise, kente gelmesine rağmen kırla hala yaşamsal bağları olan, kıra dönme potansiyeli ve kırı koruma duyarlılığı taşıyan bir taban üzerinde filizlenmektedir. Sermaye karşıtı niteliğini baştan beri korumuş, özellikle sosyalistlerle seçimlere uzanan birliktelikler kurmuş ve bu birlikteliklerle var olmuştur.
Tabii süreç içerisinde alman yeşilleri de, bu gerçeği kabul etmiş olsa gerek ki “Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi” adındaki birleşmeyi desteklemekteler. Ancak bu destekleyiş, kendi politikalarının bir uzantısını oluşturacak şekilde ve geçmişte olduğu gibi popüler konularda saygısızca yürütülmekte. Partideki kişilerin buna eyvallah demeleri, hali hazırda ismini aldıkları düşünceyi bilmediklerini ya da benimsemediklerini gösteriyor.
Bu noktada, Türkiye’de yeşillerin geçmişine, özellikle son on yılına, yeşil ve sol düşüncenin nasıl ortaya çıktığına ve neler yaptığına kısaca değinmek gerekir. 2002 başında “Yeniden Yeşiller Partisi” süreci ilkeler tartışması ile başlamış, daha sonra Türkiye Yeşiller Koordinasyon Grubu ile sürmüş, 2006 yılı sonunda uluslar arası bağlantılar kurulmuş, ekoloji mücadeleleri ile temaslar sağlanmış ve kalıcı bir sekreterya inşa edilmiştir.
Bu süreçte başlangıçta bireylere dayanan bir hareket düşünülse de, Türkiye’nin koşullarının uygunsuzluğu hareketlerin hareketi tartışmasını açmış, ekoloji mücadelelerine yönelik olarak söylem Ankara’da “özgür yaşam, yerel mücadele, birlikte politika” çerçevesine oturtulmuştur.
Burada ekoloji mücadelelerinin aslında bir özgürlük mücadelesi olduğu, yaşanılan yerde yürütülmesi ve karar süreçlerine etki edebilmesi için diğer mücadelelerle birlikte politika yapılması gerektiği vurgulanmıştı. Bu çerçeve oluşturulmasına ve kısmi bir yanıt alınmasına rağmen, 2007 ve sonrasında yeşillere yön verenler hareketlerin hareketi düşüncesini terk etmiş, bireylere dayanma yerine bireyselliğe yönelmiş, sol ile birlikteliği ve federatif parti önerilerini reddetmiş ve ekoloji mücadelelerinden de giderek uzaklaşmıştır. Partinin kurulması ve daha sonra EDP ile birleşmesi süreci değiştirmemiş, mücadelelerden ve mücadeleyi yürütenlerden kopuk bir parti ortaya çıkmıştır.
Bugün Türkiye’de yaşanan örnekler daha açıkça ortaya koyuyor ki, düşünsel anlamda ekoloji mücadeleleri ile özgürlük, eşitlik ve adalet talepleri iç içedir. Küreselleşmiş şirketler ve onun emrindeki hükümet, yerelde yaşayanları hiçe sayarak, ekolojik yıkımın yanı sıra sosyal bir yıkıma da neden olacak kararlara imza atmaktadır. Gerek kentlerde gerekse kırsal alanda özgür bir yaşam için mücadele verenler ise, ortak geleceklerini inşa etmek üzere bir araya gelmektedir. Avrupa yeşillerinin anlamadığı gerçek budur. Aleme köle olunarak, özgür, eşit ve adaletli bir dünya olamaz. Ayrık otlarını yolmadan, çeşitliliğe dayanan bir bahçe oluşturulamayacağı gibi, sermaye ile bağlar kopartılmadan, yeşil bir dünya inşa edilemez.
Kadir Dadan, Yeşil ve Sol Çalışma Grubu
4 Kasım 2013
Aleme köle olmakla, ayrık otu yolmak arasında – 2 – Zuhur’a farklı bir bakış
Ekoloji mücadeleleri dosya konusunda ikinci bölümde özgürlük, demokrasi, emek, taban ve özne meseleleri üzerine yazı hazırlamakta iken gezi direnişi ortaya çıkıverdi. Teoriği havaya savuran bu pratik hala sürecini devam ettirirken yazmak, biraz pamuk yığınında yürümek gibi olacak ama, umudu korumak ve canlı tutmak için yine de gerekli.
Önce yine kişisel bir öz eleştiri ya da içe yakarışla başlamak istiyorum. İlgisini kurmak okura kalmış. 2013 yılı kendi adıma savunduğum ilkelerle çelişen bireysel ve ailesel kararlara imza attığım bir yıl oldu. Önce işim ve sağlığım gereği İtalyan kökenli montaj otomobilimizi, Amerikan kökenli bir başka montaj kamyonet ile değiştirdik. Motor hacmi nedeniyle oluşturduğumuz toplam sera gazı salınımı arttı. Sonra oturduğumuz ev kullanım amacımıza uygun olmadığı için, hatırı sayılır bir borca girerek ve çimento-demir-petro-kimya sektörlerine yüklü bir mali destek sunarak, daha büyük ve kelimenin dört dörtlük anlamıyla “modern” bir ev inşasına giriştik. Son olarak da kızımızı arzusu ve talebi üzerine özel bir üniversiteye yerleştirdik. Tüm bunlar olurken neredeyse bir hac şekline dönüşen gezi direnişi ziyaretlerine bile katılamadım.
Bütün bunlara rağmen, hala doğal tarım uygulamalarına yönelik çalışmalarımızı sürdürerek pratik, gezi sonrası yaygınlaşan taban hareketlerine katılarak da teorik olarak en azından yaşamımızın bir kısmını sistem dışı sürdürmeye çalışıyoruz.
Bu yazıda başlıca Gediz Akdeniz’in Bozcaada ve Ocaklar’daki Yeşil ve Sol Buluşmalarda bizlerle paylaştığı “kaos” ve “zuhur” sunumlarından esinlendiğim görüşlerimi ortaya koymak istiyorum. Üzerinden yıllar geçse de, yaşam bize o sunumlarda ortaya konan görüşleri yoğurma fırsatı verdi.
Sunumlarda temel olarak toplumsal olayların ortaya çıkışlarının dinamiği üzerine kafa yorulsa da, aslında basit olarak bakıldığında bizlere gösterdiği, dünya üzerinde bütünleşerek her geçen gün daha da genişleyen ve yer küreye daha derin kökler atarak güçlenen küreselleşmiş kapitalist sistemin kararlılığının nasıl kırılacağı, onu kaosa sürükleyecek ve başka bir kararlılık noktasında tutunmasına izin vermeden sistemin çözülmesine yol açabilecek zuhurların(ortaya çıkış) büyüklük ve yaygınlıklarının neler olabileceği sorularıdır. 21. Yüzyılda reformculuk ile devrimciliğin sınırı bu sorulara verilecek yanıtla belirginleşecektir.
Teorik ya da pratik anlamda her ne yaparsak yapalım, bunun küreselleşmiş kapitalist sistemin kararlılığı için ne anlama geldiğini sorgulamak durumundayız. Ekoloji mücadelelerini yürütürken de bu sorgulama daima başucumuzda olmalıdır.
Bu anlamda yapılmak istenenlerin kapitalist sistem ile ilişkisinin arka plana atılarak, çevresel değerleri ya da bilimsel çalışmaları dayanak alan hukuksal boyutunun ön plana çıkarılması, aslında eninde sonunda sistem içi bir düzeltme ile yeni bir kararlılık noktasının yakalanacağı bir sürecin hakim olması sonucunu doğuracaktır. Keza yasa ile kurulmuş, yetkileri şimdi daha da sınırlandırılmış meslek odalarınca yürütülen tüm mücadeleler de aynı sona mahkumdur. Gerçek bir kapitalizm karşıtı karaktere sahip olamaz.
Bergama’dan beri olup biten de aslında budur. Yargı kararları açısından elde edilen bütün kazanımların sağından, solundan, ötesinden, berisinden dolanıldığı, yeni yasa ve yönetmelikler ile kararların alaşağı edildiği ortada iken, haklı olmanın yetmediğinin, var olma mücadelesinin birlikte verilmesi gerektiğinin, mevcut yaşamın sürdüğü sistemin dışında bir seçeneğin tabandan inşası için yürüneceğinin işin en başında farkına varılması gerekiyor.
Bu anlamda ekoloji mücadeleleri, birilerinin temsil yoluyla, il merkezinde yada Ankara’da, salonlarda yada sokaklarda yürüttüğü bir mücadele olmaktan çıkarak, var oluş sorunu yaşayanların bizatihi kendi yaşamlarında yürüttüğü bir mücadele haline gelecek ve gerçek bir “zuhur” olarak ortaya çıkacaktır. Ekolojik duyarlılığı olan kişilerin mücadelelere yönelik sorumluluğu da tüm bu farkına varışta kendi yaşam alanlarındaki var oluş mücadelelerini ve kendini gerçekleştirmelerini mücadelelere yansıtabilmektir.
Bu noktada “kapitalist sistemin kararlılığı nasıl kırılır?” sorusuna geri dönelim. Bir örnek vererek açalım, hem ne dediğimiz anlaşılsın, hem de duruşumuz biraz daha ortaya çıksın. Konu gıda temini ise “organik pazarlar” sistemin kararlılığını kırmak bir yana daha da artıracak reformist bir düzenlemedir. Peki, biz neyi savunalım? İşte size devrimci bir öneri: herkes gıda üretim sürecinin bir parçası olsun. Ne kadar naif geldi, değil mi? Demek ki, siz de kendi gıdanızı üretmiyor, bir başkasından satın alıyorsunuz. Eğer kendi gıdanızı üretiyor olsaydınız, bu sisteme ne kadar gereksinim duyardınız? Şimdi daha bir devrimci öneri sunalım: Herkesin kendi gıdasını yetiştirmek üzere temiz bir toprağı olsun. Konu mülkiyete girince işin rengi değişiyor değil mi?
Kapitalist kararlılığın kırıldığı an, karşılıklı bağımlılığın koptuğu andır. Balkon saksısında maydanoz üretseniz, aslında o bir zuhurdur. Küçük bir zuhurdur. Bireyseldir, sistemi kararsızlığa itecek kaotik sınırın belki katrilyonda biridir. Ama çoğaldığında, yaygınlaştığında meydana getireceği birikim için, “bu daha başlangıç, mücadeleye devam” için önemlidir. Kışlık hazırlamak bir başka zuhurdur. Yine bireyseldir, ama üretim araçlarını da işin içine sokan ve stok kontrolünü de bağımsızlaştıran bir zuhurdur.
Bu noktada zuhurların çokluğunun yanı sıra ortak hareketinin zorunluluğundan da bahsetmek gerekir. Mahalleli bir grup olarak yakın bir kırsalda buğday üretip, en yakın su değirmeninde öğütüp, mahalle fırınında ekmek yaptırmak daha büyük ve örgütlü bir zuhurdur. Tohumu başkalarıyla paylaştığında yeni zuhurların ortaya çıkabilmesine vesile olduğu için daha da bir değer taşır.
Şimdi işi gıda boyutundan çıkarıp, kent yaşamına getirelim. İlk yazımızda kentleşme ve metropolleşmenin kapitalist sistem için önemli olduğunu ileri sürmüştük. Bu önem aslında yoğunlaşan rant nedeniyle sermaye birikiminin kolaylaşmasının yanı sıra, karşılıklı bağımlılığın artması ve sistemin kararlılığının kontrolünün ucuzlamasından da kaynaklanır. Bu anlamda kentlerden kırsal alana gerçekleşecek tersine göç, ekolojik seçeneklerin yaratılmasına yönelik bir fırsat yaratmasının ötesinde gerçek bir özgürlüğe adım atılan başlı başına bir zuhurdur.
Şimdi biraz da emek ve özgürlük kavramlarına girelim. Yaptığım her konuşmada dile getirdiğim, bu yazıların da üst başlığı olan bir diyalogu paylaşalım. Buğdaylarımızı öğütmek üzere gittiğimiz en yakın su değirmeni Gönen’in Gaybular köyünde. Sohbet sırasında bir çok yerde olduğu gibi köyün üretim çağındaki insanlarının kente göçtüklerini öğreniyoruz. Ben de “neden gidiyorlar?” diye sordum. Değirmencinin orta yaştaki kızı yanıtladı: “aleme köle olmaya gidiyorlar!”. Aslında o gidenlerin neden gittiğinden ziyade, kendisinin neden orda kaldığını ifade ediyordu:”ben kimseye köle olmam!”
Bu diyalog, emek ve özgürlük konusunda alışılagelmiş kavrayışımızın dışına çıkan, özgürlüğü, emeğini kimsenin emrine vermemek olarak gören, belirli bir yerleşime kök salmayı ve orada kendisine çalışarak var olmayı özgürlük olarak değerlendiren bir anlayışı sergiliyordu.
Aslında esnaf ve zanaatkârlarda da belirgin olarak var olan bu anlayış, özgürlüklere sınıf mücadelesi ile ücretli çalışanların örgütlülüğü üzerinden erişmenin, toplumun sermayedarlar dışındaki büyük bir kesiminin de özne dışında bırakılmasına yol açtığını ortaya koyuyor. Bu durum, işletmelerin küçüldüğü, taşeronlaşma ve esnek çalışma uygulamaları ile sınıf örgütlülüğünün iyice zayıfladığı 21. Yüzyılda, emeğin işyeri ve işkolu üzerinden örgütlendiği bir anlayıştan çıkılarak, yaşanılan yer ve özgürleşme üzerinden örgütlendiği yeni bir anlayışa geçilmesi gerektiğini düşündürüyor.
Bu anlamda başta maden, enerji, Petro-kimya, otomotiv olmak üzere sınıfı oluşturan ücretli çalışılan sektörlerin, ekolojik açıdan insanlığı bir yıkıma sürükleyen sektörler olması da, sınıf ve sınıf mücadelesi tanımının yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılıyor.
Bergama laboratuarında tahrik edilmiş ve sahte kişiler tarafından icra edilmiş olsa da, sonuçta bu sektörlerin işçileri ile toplumun geri kalanı arasında ekolojik çatışma kaçınılmaz olarak ortada duruyor. İş güvencesi peşinde koşan milyonlarca işçi bu sektörlerde çalışmaya devam ettiği müddetçe, hem ekolojik yıkım sürecek, hem de kapitalist sistem kararlılığını koruyacaktır.
Yüzyılın devrimciliği, onları bu sektörlerden çıkararak, kolektif bir çalışma ortamı içerisinde ekolojik olarak sürdürülebilir üretim biçimlerine yönelmelerini sağlamaktır. Bu anlamda ücretli çalışanlar açısından iş güvencesi olmamak pahasına mahalledeki küçük ortak atölyelere, ayrık otu yolmak pahasına kırsala ve toprağa dönmek, özgür ve demokratik bir toplumun inşası için gerekli, zor ama zorunlu bir zuhurdur.
Peki neden şimdi “demokratik” dedik? Bütün bunların demokrasi ile ne ilgisi var? Gerçek bir demokrasi, ancak özgür ve yetkin bireylerin katılımıyla mümkündür. Yüz yüze olmayı gerektirir. Tabanda olmayı gerektirir. Kendilerini etkileyen kararları birlikte almayı gerektirir. Sınıfsız olmayı gerektirir. Biz ona doğrudan demokrasi diyoruz.
Gezi direnişi sonrası başlayan mahalle-semt forumları, bu açıdan umut verici gelişmelerdir. Tek korkum, bu forumların soyut tartışmalarla, kendini ifade etmekle sınırlı kalmasıdır. Yukarıda da değindiğim üzere, artık gerçek, somut işlerle, kendimizi gerçekleştirmeye gereksinimimiz var. Böylelikle çoğalacağız, giderek kapitalist sisteme bağımlılıklarımızdan kurtulacağız, yeni bir dünyayı yaşamayı seçtiğimiz yerden değiştirerek, kendi ellerimizle kuracağız.
Kadir Dadan
Yeşil ve Sol Çalışma Grubu
5 Eylül 2013
Derinden, Yavaş Yavaş ve İçtenlikle
Yeşil hareketin önemli isimlerinden Ender Eren, yıllar önce bu sloganlardan bahsettiğinde pek bir anlam verememiştim. Hele politik olarak iklim değişikliğini öne çıkaran ve her fırsatta geri dönülemez zamanın giderek yaklaştığını, insanlığın bir an önce sıra dışı çözümlere imza atması gerektiğini savunan bir hareket için çelişkili sloganlar olarak görmüştüm.
Ancak on yıl sonra ve artık yaşamın içerisinde bir değişim sağlamaya çalışan birisi olarak, bu sloganların yeşil hareketin kimliği ile ne kadar örtüştüğünün, üstelik iklim değişikliği ile ilgili zaman daha da daralmış olmasına rağmen, şimdi çok daha iyi farkına varıyorum.
“Kendi tercihlerinle belirlediğin ekmeğini kendin yap” anlayışı ile yola çıkışımızın üstünden dört yıl geçti. Bu dört yılda iyi kötü birçok deneyim yaşadık ve yola devam ediyoruz. Başlangıçta hedeflediğimiz Erdek’te 100 ailenin ekmek gereksiniminin dönüşümünü gerçekleştirmiş bulunuyoruz.
Deneyimlerimizi paylaştığımız çeşitli oluşumlar, bulundukları yerlerde benzer girişimleri kurarak hem bizlere umut oldu, hem de dönüşümün yaygınlaşmasını sağladı. Öyle ki artık bireysel olarak tanımadığımız kişi ve gruplar da, benzer dönüşümleri etraflarında başlatmış durumda.
Geçen hafta buğdaylarımızı öğütmek üzere eşimle birlikte Gaybular köyündeki değirmencimiz Süleyman Güven’e misafir olduk. Öğrendik ki, daha fazla kişi öğütmek üzere buğday getiriyor ve değirmen artık eskisine nazaran daha uzun süre dönüyor. Değirmencinin eşi Suriye Güven, aldığı hamur kazanı ile daha iyi ekmek yapıyor, köy pazarında süreklilik kazanan alıcıları var. Köyde bir çok evde fabrika unu ile de olsa ekmek yapılıyor ve pazara götürülüp satılıyor.
Dönüşte karşılaştığımız bir dost, bize bu yıl neden toprak ana gecesi düzenlemediğimizi soruyor. “Geçen yıl şaraplar çok güzeldi, Bu yıl şarap yapmadınız mı?” diye ekliyor. Bu yıl şarap yapan sadece biz değiliz ve toprak ana’ya şükranlarımızı biraz geç sunacak olsak da, artık daha fazla kişi evde şarap yapıyor ve hayallerimizi süsleyen “ev yapımı şarap şenliği”ne çok daha yakınız.
Geçtiğimiz ay iş yerimde bir değişiklik oldu ve Erdek’te göreve başladım. Ocaklar’daki dostlar serzenişte bulunsa da, Erdek’tekiler şimdi daha umutlu. Ne bir reklam, ne de mekan kullandık ama hiç tanımadığımız kişiler, adınızı ve eşinizi duyduk, yaptıklarınızı takdir ediyoruz diye konuşuyorlar. Birisi eşime verilmek üzere tohum paylaşıyor içtenlikle.
Yaşamın bir ucundan tutuyoruz ve yaşam bizimle birlikte değişiyor. Derinden, yavaş yavaş ve içtenlikle…
Kadir DADAN
Yeşil ve Sol Çalışma Grubu
Yeni Anayasa Gökten Zembille İnmeyecek, Hele AKP eliyle Hiç!
Anayasa değişikliklerine ilişkin halk oylaması siyasi gündemin ana başlığı olurken, yeşil ve sol politikanın özelde bu değişikliklere ve genelde anayasaya ilişkin bir yaklaşım ortaya koyması da beklenir hale geldi.
Aslında yeşil hareket partileşmeden önce yürütülen program çalışmalarında “demokratik barışçı bir topluma doğru” genel çerçevesinde bu yaklaşımın ana hatlarına ilişkin değerlendirmeler yapılmış ve gerçek bir demokratikleşme için Türkiye’nin AB’ye girip girmemeyi tartışmadan önce yeni bir anayasa yapması gerektiğinin altı çizilmişti.
Bugün artık yeni bir anayasa yapılması bir gereklilik değil, zorunluluk haline geldi ve artık nasıl bir yeni anayasa yapılacağına dair daha açık sözler söylemek ve onun peşinden koşmak durumundayız.
Çünkü iktidar partisi geçen zaman içinde yeni anayasanın nasıl yapılacağına ilişkin iki yaklaşımı ortaya koydu ve ikisinin de gerçek bir demokratikleşme sağlayamayacağı açıkça ortaya çıktı.
Bu yaklaşımların ilki iktidar partisi adına bir teknisyenler topluluğuna sipariş edilen anayasa taslağı idi ki, hem hazırlatılıp dayatıldığı için, hem de içerik olarak tatmin edici olmadığı için sermaye kesiminin desteğine rağmen geçerlik kazanmadı, AKP kendi tabanına bile bu şekilde bir anayasa yapılmasını kabul ettiremedi.
Bugün halk oylaması ile önümüze getirilen ikinci yaklaşım ise, anayasanın eskiden olduğu gibi parça parça değiştirilmesi. Eskiden farkı ise meclisteki diğer partilerin bu değişiklikleri reddetmesi sonucu, halk oylamasına mecbur kalınması.
Her iki yaklaşımın da Türkiye’nin siyasi yaşamındaki karmaşanın ve tıkanıklığın çözümüne katkı sağlamak ve yurttaşların haklarını güvenceye almaktan çok, AKP’nin temsil ettiği anlayışın kendi önünü açmaya yönelik olduğu yalın bir gerçek.
Bu noktada AKP’nin yada yerine gelecek iktidar partisinin yada koalisyonların gereksinimleri kadar bir demokratikleşme ile son bulacak yollara girmemek için, halk oylaması ve anayasa konusunda kendini demokrasi şampiyonu göstermek isteyen AKP’nin bu kendine yontar tavrını deşifre etmek, en az karşısında duran statükocu grubun tavrını deşifre etmekten daha önemli. Aksi takdirde AKP’nin paketi hazırlarken baştan kurguladığı kafa karışıklıklarında boğulmak kaçınılmaz hale gelecektir.
AKP, kampanyasını bildik “millet iradesi” tekerlemesini diline dolayarak açarken, hem başta anayasa mahkemesi olmak üzere yüksek mahkemelerin uygulamalarını yerden yere vurup, hem de tarihsel bir çakışmayı da kullanarak 12 Eylülle hesaplaşma gibi, gerçekçi ve içten olmayan, pek de altından kalkamayacağı söylemlerle süslemeyi tercih etti. Diğer tüm gerekçelendirmelerin ve tartışmaların ötesinde bu üç söyleme yönelik kapsamlı bir değerlendirme yapmak, bu değerlendirmeyi de üç söylemin kesiştiği demokratikleşme kavramı üzerinden yapmak yerinde olacak.
Aslında seçim ve siyasi partiler yasasına ilişkin tavrı AKP’nin ne kadar demokratikleşme istediğini açıkça ortaya koysa da, artık bunların dışında da söyleyeceğimiz sözler olmalı.
Yeşil hareketin programı yazılırken yeni anayasa ile ilgili yurttaş anayasası ve kurucu meclis üzerinde durmuş, ancak yasama ve yürütme meclislerinin ayrı ayrı olması konusunda görüş birliğine varamamıştık. En azından o gün itibariyle açılacak bir tartışma olarak benimsenmemişti.
Bugün ise diğer uzun süreli tek başına iktidarlarda olduğu gibi ciddi bir güçler ayrılığı sorunu ile karşı karşıyayız. Erdoğan’ın miting meydanlarında yüksek yargının uygulamaları konusunda ağzından köpükler saçarak, burnundan soluyarak değerlendirmelerde bulunması güçler ayrılığına tahammülsüzlüğün eriştiği boyut açısından önümüze ciddi bir tablo koyuyor.
Yasama ve yürütme faaliyetinin tek meclis ve onun içinden çıkan hükümet tarafından yapılması, gücün tek elde toplanmasına yol açıyor. AKP döneminde çıkarılan ve ekolojik bir yıkıma bayrak açan bir yığın yasa, ne uluslararası sözleşmeleri, ne de çevre koruma ile ilgili var olan düzenlemeleri gözeterek çıkarılmış yasalardı. Daha da ötesi, 1982 anayasasından sonra çıkarılan hemen tüm yasalar, yurttaşların temsilcisi milletvekillerinin değil, hükümetin buyruğundaki bürokratların hazırladıkları yasalardı ki hemen tamamı toplumun gereksinimleri değil, yeni liberal politikalar çevresinde, Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü korumasındaki çok uluslu şirketlerin çıkarları doğrultusunda hazırlandılar.
Bu konuda AKP, önceki hükümetlerden daha da yıkıcı yasalara imza atmaktan çekinmedi. Yasama ve yürütme aynı meclisin elinden çıktığı müddetçe hükümetlerin paket – torba yasalar yoluyla yasaları kevgire çevirmeleri ve istedikleri düzenlemeyi dayatmaları devam edecek görünüyor. Yasamanın bu şekilde gerçekleştiriliyor oluşuna rağmen Erdoğan’ın yüksek mahkemeden kanunların geri dönüşüne veryansın ederken anayasa mahkemesinin usul dışında değerlendirmeler yapmasına karşı çıkması, aslında nasıl bir denetimsizlik istediğinin açık kanıtıdır.
Bütün bunlara zaman içerisinde gelişen yargının üst yönetimini belirleme potansiyeli de eklenince, ister istemez ağızlardan”sivil dikta” kelimeleri dökülmeye başlıyor.
Üstelik öyle bir ülkedeyiz ki, kamusal görev yapan kurumları kurullar değil kişiler yönetiyor, ve bu kişiler seçimle değil hükümet tarafından atama ile göreve geliyor. Vali, kaymakam, emniyet müdürü, milli eğitim müdürü, başhekimler, işletme müdürleri iktidar tarafından belirleniyor ve bu kişilerin iki dudağından çıkan sözler ilgili süreçlerin belirleyicisi oluyor.
Öte yandan Kürt sorunu konusunda yapılması düşünülen ancak uygulamaya konulduğu anda dağılıp giden açılımlar, bu konuda mevcut anayasa çerçevesinde bir çözüm üretilemeyeceği gerçeğini yadsınamaz şekilde ortaya koydu.
Açık ki demokrasi için alınacak çok yol var. Bugünden yarına gerçekleşmeyecek olsa da, artık herkes kabul etmek durumundadır ki, yeni bir anayasa kabul edilmeden Türkiye’nin huzurlu ve güvenli bir geleceğe yürümesi olanaksız hale gelmiştir. Bugün üzerinde uzlaşılacak olan ise içeriğinden önce yeni anayasanın nasıl yapılacağı olmak durumunda.
Bu konuda, şu anda toplumun bilgi ve ilgi düzeyine bakarak sonucun nasıl çıkacağı yolunda kaygılanmaktan ziyade, sivil topluma ve bu toprakların insanlarına güvene dayanan bir yöntemi tercih etmek durumundayız. Bu birazda yukarıda dile getirdiğimiz AKP’nin iğdiş ettiği “millet iradesi” kavramının gerçek zemininde yaşam bulması ile ilgili.
Yeni anayasa için yöntem önerisinin anahatlarını şöyle sıralayabiliriz:
1- Yeni anayasayı TBMM’nin değil bir başka meclisin yapması gerekli. Gündelik siyasetle uğraşan bir meclis anayasa yapamaz, yapmamalı. Geldiğimiz nokta, yeniden bir kuruluşu, yeni bir başlangıçı işaret ediyor.
2- Bu meclis, partilerin ve sermayenin etkilerinden ziyade yurttaşların katılımını destekleyecek şekilde, iki turlu dar bölge yöntemi ile seçilen temsilcilerden oluşmalı. Böylelikle lider iradesi değil millet iradesi gerçekleşmiş olacaktır. Tek kişi seçileceği için, liderin niteliği ve partinin olanakları değil adayın niteliği ve yerel bağları ön plana çıkacaktır. Bölgesel ve etnik farklılıklar meclise yansıyacaktır.
3- Bu meclis, hazırlayacağı anayasa taslağı halk oylamasına sunulup kabul edildikten sonra yasama meclisi olarak yoluna devam etmeli. Böylelikle de güçler ayrılığı konusunda ciddi bir adım atılmış olacaktır.
4- Bu yöntemin yaşama geçirilmesi için var olan anayasaya bu meclisin seçilme ve karar alma koşullarını tanımlayan bir geçici madde eklenmesi yeterlidir. Ancak bu geniş çaplı bir uzlaşıyı gerektirir ve yöntem etrafında örgütlenecek sivil bir girişim olduğu sürece mümkündür. Herhangi bir siyasi partinin öncülüğü ve desteğinde gerçekleşemez.
5- Şüphesiz ki, ortaya çıkacak anayasa yeşil ve sol politikanın anayasası olmayacaktır. Ama milletin iradesi ile seçilen temsilcilerin oluşturduğu sivil bir anayasa olacaktır ve anayasa tartışmaları bugün olduğu gibi kutuplaşmaya yönelik olarak değil, geleceği kurmaya yönelik olacaktır.
Sonuç olarak yeşil ve sol politikada halk oylamasına taraf olmaya değil, yeni bir anayasa için siyasi mücadele eşliğinde nasıl bir güç birliği oluşturmaya kafa yormamız gerekiyor. Bu çerçevede, demokrasi için mücadele edenlerle birlikte gelecek seçimlerde ortak adaylık süreçlerinin tabandan yükselerek gelişmesini, ekolojik ve toplumsal hareketleri bu süreçlere katmayı, ülkenin dört bir yanından seçilerek gelecek ve halk oylamasını kutuplaşmaya çeviren taraflara yeni anayasa talebini dayatacak kilit sayıda milletvekilini meclise sokmayı, başarmamız gerekiyor. Ve buna çok geç olmadan bugünden başlamalıyız ki, halk oylaması sonucu ne olursa olsun, yeni anayasa talebi canlı tutulabilsin. Aksi takdirde evetde Erdoğan’ın, hayırda Kılıçdaroğlu’nun gümbürtüsü, hem “yetmez ama evet” diyenlerin, hem de “ne evet, ne hayır, boykot” diyenlerin yeni anayasa taleplerini örtmeye yetecektir.
Kadir Dadan
Yeşil ve Sol Çalışma Grubundan
04.08.2010
Almanya Seçimlerine Yeşil ve Soldan Bir Bakış
Almanya’da hafta sonu seçim var ve Merkel’in liderliğindeki büyük koalisyon nihayetleniyor. Yerine hangi liderin ve koalisyonun geleceği henüz belirginleşmiş değil. Siyaseten ülkemizi en fazla etkileyen seçimler olarak Almanya seçimlerini yeşil ve sol bakış açısından değerlendirmek için bu makaleyi kaleme aldım.
Almanya dünya genelinde sol düşüncenin çıkış yeridir ve dünya çapındaki isimleri ile hem 19. hem de 20. yüzyılda dünya soluna liderlik etmiştir.
Ancak bugün Sol Partinin ve Alman muhalefetinin özelde insan kaynaklı iklim değişikliğinin durdurulması konusunda, genelde ise insanlığın küresel boyuttaki tüm sorunları konusunda dünyanın nasıl yönetilmesi gerektiğine dair dünya soluna yeterince önderlik edemediğini, bunun temel sebebinin de ne yazık ki, ekolojiye bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Küresel ekolojik sorunların müsebbibi olarak kapitalizmi suçlamak yerinde ise de, kapitalizmin sanayileşme, kentleşme ve modernleşme ile ilişkisinin yeterince irdelenmediği bir gerçektir. Daha ötesinde kapitalizm ile insanların bağımlılık ilişkisinin boyutunun da es geçildiği, bireyin üretim ve tüketim tercihlerinin kapitalist sistem üzerindeki etkileri üzerinde yeterince durulmadığını düşünüyorum.
Öte yandan dünya silah harcamaların arttığı, ABD ordusunun pasifiğe kaydırıldığı ve savaşın ayak seslerinin duyulduğu bir ortamda NATO’dan çıkmak, AB ordusunu dışlamak yeterli bir sav olarak görünmüyor. BM çatırdarken, AB’ye sarılmak da ne kadar doğru olacak? Hele Rusya’nın Ukrayna’daki fiili askeri, Belarus’taki idari işgali sürerken, Almanya’nın doğu komşularının güvenliği ne olacak? İronik olarak söylüyorum Rus tanklarına ve hava savunma sistemlerine karşı Polonya’nın yaptığı gibi Erdoğan’ın damadından insansız hava araçları mı ısmarlanacak?
Sol Partinin dünya barışının nasıl sağlanacağına dair daha kapsamlı çözüm önerileri geliştirmesi ve bunu Almanya ve Avrupa halkına kabul ettirebilmesi gerekiyor. Bunu da dünya üzerindeki silahların kullanımına değil, kaynakların adil bölüşümüne odaklandırarak yapabilir. Bir örnek olarak küresel salgına karşı aşı geliştirilmesi ile övünmektense, onun dünya üzerinde adil erişimini sağlamak daha önemlidir. Bu konuda Alman şirketlerinin sol muhalefet tarafından yeterince sıkıştırılmadığını düşünüyorum.
Diğer partilerin Sol Partilerle koalisyonu reddediş gerekçeleri olarak dış politikayı öne sürmesi boşuna değildir. Ve olası koalisyonun rengini de dışişleri bakanlığının hangi partide kalacağı belirleyecektir.
Dış politika’da bizi de daha fazla ilgilendiren Türkiye Almanya ve Türkiye AB ilişkileri öne çıkmaktadır. Geçtiğimiz yıl boyunca Yeşiller adeta yeniden iktidar ortaklığına ve yeniden dışişleri bakanlığı koltuğuna hazırlandılar. Tıpkı son kez iktidar ortağı olduklarında Joskha Fisher döneminde olduğu gibi. AB’nin genişlemesi ve Türkiye’nin AB üyeliği gibi ana dış politika konularının yürütücüsü Yeşiller ve Fisher olmuştu.
En olası iki koalisyon seçeneğinde de Yeşiller bulunmakta. Bu anlamda Almanya devleti de Yeşillerin koalisyona girmesini destekliyor. Özellikle de iklim değişikliği merkezli ekonomi politikalarının dünyaya yayılmasında Alman sermayesinin öncülüğüne destek olarak. Ancak dış politikayı Yeşiller’e hem de Cem Özdemir’e vereceklerini olası görmüyorum. Özellikle de Cem Özdemir artık neredeyse kişiselleşmiş bir şekilde Erdoğan üzerinden Türkiye’deki rejim hakkında “onların anladığı dilden konuşacağız” diye açıklama yaparken. Yeşil bir insan böyle şiddet çağrıştıracak şekilde konuşamaz. Kaldı ki 2004-2009 döneminde Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin en büyük destekçisi partisi ve kendisidir. Gerekçeleri de vesayet sistemini ortadan kaldırarak Türkiye’nin demokratikleşmesine katkıda bulunacağı iddiası arkasında AB’nin güvenliğiydi.
Biz o dönemde Türkiye Yeşilleri Koordinasyon Grubunun temsilcileri olarak partisinin yetkililerine bunun böyle olmayacağını, Erdoğan’ın vesayeti ortadan kaldırmayacağını, aksine onu ele geçirmek istediğini, Ak Parti iktidarı ile ülke coğrafyasının büyük bir ekolojik yıkım tehdidi ile karşı karşıya olduğunu açıkça ifade ettik ve CHP ile diyalog kurulmasını önerdik. Fakat onlar Türkiye’deki yeşil hareketi desteklemek yerine, Erdoğan’ı ve CHP dışındaki muhalif siyasetleri desteklediler. Böylelikle hem ülkeyi kaotik bir yönetime sürüklediler, hem de Türkiye’deki yeşil siyasetin gelişmesinin zeminini sulandırdılar. 20 yılın sonunda Türkiye Yeşillerinin sürekli patinaj yapmasının sebeplerinin başında bu zemin bozukluğu gelmektedir.
Dolayısıyla koalisyon seçeneklerine dönecek olursak, sandalye sayıları yetse bile, sosyal demokratlar, yeşiller ve hür demokratlar koalisyonu yerine, sosyal demokratlar, hristiyan demokratlar ve yeşiller koalisyonunun kurulacağını ve dış işleri bakanlığının Merkel’in partisine bırakılacağını düşünüyorum. Böylelikle bir yandan Almanya dış politikasında süreklilik sağlanırken öte yandan Erdoğan’ın ve Putin’in iktidarından bağımsız olarak Almanya’nın Türkiye ve Rusya ile ilişkileri bir dengede tutulabilir. Almanya’nın AB savunusu, Doğu Avrupa’nın harareti yükselmeden devam edebilir.
Peki biz hangi koalisyonu tercih ederdik? Elbette sosyal demokratlar, yeşiller ve sol parti.
Bu seçimler için böyle bir koalisyon pek olası görünmüyor. En azından parti üst yönetimlerinin yeterince bir hazırlığı yok. Koalisyon kurulsa bile başarısız olması daha muhtemel. Almanya devleti de halkı da böyle bir koalisyona hazır değil. Ama bu hazır olmama hali, hepimiz için doğru koalisyonun bu olduğu gerçeğini değiştirmez.
Bu partileri destekleyen her birey, böyle bir koalisyon seçeneğini geliştirmek için şimdiden çaba sarf etmelidir. Bu koalisyonun Almanya için olduğu kadar dünya siyaseti için de önemli olduğunun farkına varmalıdır. İklim değişikliğini durdurabilecek, dünya savaşına engel olabilecek bir koalisyon varsa, o da budur.
Çünkü iklim değişikliğinin kökenindeki kapitalizmin beslendiği sınırsız özel mülkiyeti, kural tanımayan sanayileşmeyi, devasa metropollere dönüşen kentleşmeyi dizginleyebilecek olan bu koalisyondur. Bu koalisyon yeşil ve kızıl değerleri birlikte bünyesinde barındırabilir, doğanın olduğu kadar emeğin sömürüsüne de dur diyebilir, demokrasiyi geliştirdiği gibi küresel barışı inşa edecek yeni bir dünya siyasi düzenini geliştirebilir. Yeni bir BM ve dünya düzenini Erdoğan istese ne olur, istemese ne olur? Ama Almanya isterse çok şey olur. Hele solda bir koalisyon isterse herşey olur!
Öte yandan bu koalisyon düşüncesi her ülke için geçerlidir. Partilerin mevcut yönetimleri bu koalisyonu düşünmüyorsa üyeleri düşünmeli, tabanda tartışma başlatarak ve tabandan geliştirerek bölge bölge genişletmeli, ülkesine ve dünyaya yaymalıdır.
Sosyal forumlar bu tartışmanın zeminini oluşturabilirdi. Ve bizler 2006 yılında sosyal forum süreçlerinin Avrupa Yeşilleri tarafından daha yakından izlenmesi ve desteklenmesine dair Yunanistan ve Fransa Yeşilleri ile birlikte Avrupa Yeşil Parti konsey toplantısında bir önerge vermiştik. Ve o zaman bize sormuşlardı; Siz Yeşilleri sola mı çekmek istiyorsunuz? Bir daha da bizleri desteklemediler. Gelinen tablo ortada.
Dolayısıyla yeşil ve kızıl koalisyonun gelişimi için ana tartışma zemini olarak dünya ve kıta sosyal forumları devam etmeli. Hatta bunlar ekolojik ve sosyal forumlara dönüşmeli. Öte yandan ülke ve bölge düzeyinde de ekolojik ve sosyal forumlar düzenlenerek tartışmanın ve dolayısıyla birlikteliğin tabana yayılmasını büyük bir gereklilik olarak görüyorum.
Dr. Kadir DADAN
24 Eylül 2021
Yeşiller, gerçekler, politika…
Almanya’da geçen yıl yapılan seçimlerde, Almanya Yeşiller Partisi tarihinin en yüksek oyunu alarak sosyal demokratların başbakanlığında liberal parti ile birlikte koalisyon ortağı oldu. Dışişleri, ekonomi ve iklim koruma, gıda ve tarım, çevre-doğayı koruma-nükleer güvenlik ve tüketici koruma, aile-yaşlılar-kadın ve gençlik, kültür ve medyadan sorumlu bakanlıklar Yeşillere verildi.
Avrupa’nın diğer ülkelerinde de yeşil partiler hükümetlerde yer almış ve 2000 lerin başındaki ilk siyasi başarılardan sonra yükselen yeni bir yeşil dalga olarak nitelenmişti. Tüm bu yükselişte kilit rol oynayan politikalar ise insan etkinliklerine bağlı iklim değişikliğinin durdurulmasına yönelik politikalardı. Keza gerek Yeşillerin gerekse hükümetin diğer partilerinin ilk demeçleri de, tıpkı ABD başkanı Biden gibi, iklim değişikliğinin durdurulmasına yönelik ekonomik politikaların ve teknolojik ilerlemenin hedeflendiğine yönelikti.
Ancak çok geçmeden başlayan Ukrayna-Rusya savaşı, sadece sanayi ve üretim olarak değil, ulaşım, ısınma ve genel olarak kent yaşamında var olan petrol, kömür ve doğalgaz bağımlılığının boyutunu ortaya koydu.
Artan petrol, gaz ve kömür fiyatları bir yana, finansal sistemin dışına çıkarılması durumunda Rusya’nın buna arzı kısarak yanıt vereceği ve küresel çapta bir arz krizi ile karşılaşılacağı anlaşıldı. İran’ın amborgalar, Libya’nın çatışmalar nedeniyle yeterince üretim yapamamasının yanı sıra, Arabistan kaynaklı üretimin artırılması baskılarına yanıt alınamaması, bu arz krizinin gelecekte daha görünür hale gelmesine yol açacak.
Baskıların artırılarak olası bir ortadoğu çatışmasına dönüşmesi durumunda petrol ve gaz tedariğinin tümden zora gireceği, hele bu çatışmanın güz-kışa denk gelmesi durumunda dünya üzerinde büyük bir enerji kaosuna neden olacağını tahmin etmek zor değil. Hele ki çok kutuplu dünyanın tescili olarak Rusya’nın yanı sıra Çin’in de finasal sistem dışına atılması ile, küreselleşen sermeyenin parçalanarak yeniden sınırların ve silahların gölgesinde var olacağı bir döneme gireceğiz.
Tüm bunlar daha da açık gösteriyor ki, batının öncülüğünü yaptığı, sermaye birikimine, kitlesel endüstriyel üretime, büyük kent ve metropollere dayanan uygarlık, ancak hidrokarbonlara hükmederek kurulabilir ve devam edebilir. Dolayısıyla çok kutupluluk, ya yeni bir uzlaşıyı zorunlu kılacak, ya da kutuplar ortadan kalkana kadar savaş ve yıkım sürecek.
Peki bu tabloda Almanya Yeşilleri ne yapıyor?
Kim derdi ki, Almanya Yeşilleri 100 milyar avroluk silahlanma kararı alan bir hükümetin bir parçası olacak? Kim derdi ki, Almanya Yeşiller Partisinden bir bakan, kendileri için acı olsa da kömürlü santrallerin kullanımını artırmak zorunda olduklarını açıklayacak? Kim derdi ki, Avrupa Parlamentosunun hızlı aktivist yeşil politikacıları, Nükleer enerjinin yeşil enerji olarak kabul edilerek “yeşil” kelimesinin gasp edilmesine seyirci kalacak? Nereye uçtu iklim değişikliği politikaları?
Nükleer enerjiye sessiz kalan, termik santralleri ve silahlanmayı savunan bir parti yeşil olabilir mi? Üstelik bu parti, hem dünya hem de Avrupa yeşillerine yön veren, dolayısıyla örnek gösterilen bir parti. Partinin ağzında bir “Putin” sakızı var. Seçimden önce de, sonra da bu sakızı çiğniyor. Ukrayna Savaşı bu sakızı daha da hızlı çiğnenir hale getirdi. Ancak hepimiz biliyoruz ki, savaşları sermayeler ister, siyasetçiler yapar. Batı sermayesi savaş istiyor bu belli. Peki ya Avrupa Yeşilleri?
Öte yandan, Türkiye’deki yeşil siyasi partiler de, ne Ukrayna-Rusya savaşına güçlü bir şekilde karşı çıkabildiler, ne de Alman Yeşillerinin tutumuna eleştirel bir yorum getirebildiler. Sanki bu çatışma tablosu ve Alman Yeşillerinin tutumu Türkiye için herhangi bir önem taşımıyor. Yeşiller ve Sol Gelecek yaklaşan genel seçim için üçüncü ittifakın içinde bir pozisyonu yeterli görüyor olmalı. Hadi orada zaten yeşil cenah azalmış, peki yeniden kurulan ya da kurulmaya çalışılan üçüncü Yeşiller Partisi? Ne oldu iklim değişikliği ile mücadeleye? Ne oldu şiddet karşıtlığına? Ne oldu da, 2002-2007 yılları arasında tüm hareketlerden genel kabul görmüş bir program ve sekreteryaya sahip Türkiye Yeşilleri Koordinasyon Grubu, varlığıyla yokluğu bir, nereye gittiği belli değil, lidersiz ve kişiliksiz bireyler topluluğuna dönüştü. Hala bir öz eleştiri gelmeyecek mi? Bunca başarısızlık ve geriye gidiş karşısında hala “benim yoğurdum ekşi değil” mi denilecek?
Bu kritik süreçte batı sermayesinin esiri olmuş Alman Yeşillerinin güdümünden çıkan ve Türkiye’nin kendi özgün değerlerini esas alan bir yeşil hareket ve partiye gereksinim duyduğumuz açıkça görünüyor. Doğu ile Batının kavşağında ve çatışmaların odağında olduğunun farkında olan, doğayı olduğu kadar emeği de savunan, kentli olduğu kadar kırlı, barışı yüksek sesle dile getiren, demokrasiye inanan, kendini, geçmişini bilen ama kendi dışındaki siyasi hareketlerle hem tavanda hem de tabanda birlikte hareket edebilen, özerk bir yeşil hareket olmadan gerçek bir yeşil parti olunamayacağını da aklından çıkarmayan bir yeşil parti hepimize gerekli.
Bu kritik süreçte, kendini yeşil olarak tanımlayan herkesle birlikte yürümek dileğiyle.
Kadir Dadan
24 Ağustos 2022
Buyurun Taş Devrine…
Okumuş, çalışmış, evini arabasını almış, modern yaşamın içine yerleşmiş kişilerle, ne zaman iklim değişikliğinden, çevre kirliliğinden, kentin, sanayinin ve sermayenin insan yaşamını katlanılmaz hale getiren belirleyiciliğinden bahsedip, doğaya, kırsala dönüşe ilişkin yeşil muhabbetler açsak, hemen daima şu tepkiyle karşılaşırız; “ne yani kardeşim, taş devrine mi dönelim?”.
Ukrayna savaşında sıkışan Putin bekleneni yaptı, vanaları kapattı ve gaz medeniyetinin ipini çekti. Avrupa’da yaşayan insanlar kara kara düşünmeye başladılar.
Rusya’ya boyun eğmemek için, bırakın “yeni yeşil düzen” diye dünyaya öncülük eden Avrupalı Yeşillerini, hemen her siyasi düşünceden politikacı, akademisyen, bürokrat, akla hayale gelmez bir çok öneri ürettiler enerji tasarrufuna dair ve hemen uygulamaya koydular.
Ancak bunların çoğu ana sorunun çözümüne yönelmeyen, çoğu gündelik yaşamda söz ya da göz boyamadan öteye geçmeyen uygulamalar olarak kalacak. Gerek kırsal alanda gerekse kentsel alanda sanayiye dayalı üretimden herhangi bir taviz verilmiyor. Daha az enerji, daha çok emeğe ilişkin hizmet sektöründen, üretim sektörlerine bir geçiş öngörülmüyor. Genel olarak tüketimin kısılmasına ilişkin sesler, iklim değişikliğini bir parça da olsa etkileyecek derecede yükselemiyor. Rusya’ya bağımlılık dert edilirken, hidrokarbonlara bağımlılık es geçiliyor. Harıl harıl Rusya dışındaki hidrokarbon kaynaklarının nasıl Avrupa’ya getirileceğine kafa yoruluyor.
Ülkemizde ise olayın vahametine dair yeterince bir algılama yok. Kızılordu Korosu, önceleri Mehteran takımıyla, geçtiğimiz yıl da Haluk Levent ile, gerek dindar gerekse laik kesimle birlikte marşlar söylediğinden olsa gerek, Rusya’nın Türkiye’nin gazını keseceğine dair bir beklenti yok. Putin de kuzey akımı kapatmadan önce Türkiye üzerinden gaz sevkiyatının süreceğine ilişkin Avrupa’ya gazın, Türkiye’ye de “aklın” yolunu göstermişti.
Yeri gelmişken ifade edecek olursak genel olarak Anadolu’nun bir boru hattına dönüşmesi, üzerindeki çekişme ve çatışmaları artırmasının yanı sıra, dünya üzerindeki sanayi toplumunun süresinin uzamasına yol açması açısından da yeşil düşünce açısından kabul edilemez niteliktedir. Türkiye’nin siyasi kararlarının, dünyanın geleceğine dair iki önemli sorun olarak iklim değişikliğinin durdurulması ve dünya barışının korunması açısından son derece önem kazandığının altını çizmek gerekir.
Öte yandan kabul etmek gerekir ki, dünya artık eski dünya olmayacak. Medeniyeti elinden alınan Avrupa’nın barışa doğru mu, savaşa doğru mu harekete edeceği temel sorun olarak durmakta. Serbest dolaşıma dayalı piyasa ekonomisinin, sınırlara tahammülü yok. Dolayısıyla Batı sermayesinin savaştan yana tavır koyması son derece beklenen bir durum ki, şu ana kadar gördüğümüz de bu. Batının finansal hegemonya araçlarına meydan okuyan doğu sermayesinin de, çok kutuplu bir uzlaşı olana kadar savaşa hazır olduğunu görüyoruz.
Peki ya halklar? Onlar ne yapacak?
Bir yandan demokrasi hala varken onlar da kimi seçeceklerine dikkat etmek durumundalar. Geçmişte örnekleri bolca bulunan diktatörleri, gerek doğuda gerekse batıda, dünyanın her yerinde iktidara getirebilirler. Öte yandan batıda tüketimlerini ve doğuda üremelerini kısmadan insanlığın ortak bir geleceğinin olamayacağının da farkına varılması gerekiyor.
Ortada kalan Türkiye’deki insanların ise bir yandan barışın değerini bilmesi, barıştan yana olanları seçmesi, her iki dünya savaşında yaşadıklarını dikkate alarak ve coğrafyasının bir gereği olarak büyük çekişmelerde taraf olunmaması gerektiğini aklından çıkarmaması gerekiyor. Öte yandan bir gün vanaların kendisi için de kapatılabileceğini öngörerek ve bir ölçüde barış ekonomisinin temel direği olarak, gerek kentsel alanda gerekse kırsal alanda, sanayiden uzaklaşarak yaşamını yenilebilir kaynaklarla sürdürecek bir biçime dönüştürmesi gerekiyor.
Kısaca insanlık için yeniden taş devri yaşamı artık o kadar uzak değil ve eğer yaşadığı her yerde sanayi dışında bir üretim dönüşümünü başlatamazsa o kadar kaçınılılabilir de değil.
Kadir Dadan
7 Eylül 2022