Want to Partnership with me? Book A Call

Popular Posts

No Posts Found!

Dream Life in Paris

Questions explained agreeable preferred strangers too him her son. Set put shyness offices his females him distant.

Categories

    Edit Template

    Makaleler & Köşe Yazıları & Röportajlar

    Anadolu Kırsalına Seferberlik Çağrısı
    Değerli yurttaşım,
    Eylül ayına girdiğimiz bugünlerde meşe ağaçları da palamutlarını gösterdi. Meşe ağacının değerini sana anlatmaya gerek yok. Onu gerek yakacak olarak, gerekse yapacak olarak kullanmayı en iyi sen bilirsin. Öyle ki devletimiz de orman köylerinin olduğu yerlerde yurttaşına hak tanımış. Azı karar, çoğu zarar diyerek.
    Ancak velakin sadece bizim ülkemizde değil, 12 bin yıldır dünyanın kalanında yaşayan insanlar da meşeleri ya da yaşadığı yerdeki ağaçları geleceği gözetmeden kullandılar.
    Gün geldi, önce kömür, sonra demir, sonra petrol, sonra çimento, sonra doğal gaz, hem yakacağın, hem de yapacağın yerini aldı.
    Büyük şehirler kuruldu, büyük gemiler yapıldı, her yer betonla, asfaltla kaplanıp, arabasız yaşanamaz hale gelindi. İnsanlar zevke sefaya daldılar, hayatları tüketim oldu, her iş makinelere bırakıldı, kendileri üretmeyi unuttu.
    Sonra bir baktılar ki, dünya kirlendi, iklimler değişti, özgürlük umuduyla gittikleri kentler yaşanmaz hale geldi, kendileri sisteme bağımlı köle oldu.
    Çin’den Hindistan’a, Afrika’dan Güney Amerika’ya tüm insanlık yaşam biçimi olarak Batı medeniyetini kopyalayınca, kömür, petrol ve doğal gaz, dünyaya yetmemeye, giderek daha pahalı hale gelmeye başladı. Küresel salgın iki yıl süreci gölgelese de, şimdi kaldığı yerden daha da beter bir hale doğru durum vahim ve kolay kolay da değişecek gibi görünmüyor.
    Gelelim sadede. Sana neden seferberlik çağrısı yapıyorum, neden bunu senden ve bu zamanda istiyorum?
    Bu süreç devam ettikçe, hem kentten kırsal alana dönüş, hem de  gerek yakacak olarak, gerekse yapacak olarak odun kullanımı talebi artacak. Dolayısıyla kırsal alandaki ağaçlar üzerindeki kullanım baskısı, gelecek yılların daha da kurak geçeceğini de düşünürsek ekolojik açıdan bir kırıma da neden olabilir. Yani senin yaşam alanın gözlerinin önünde yok olacak.
    Peyzaj düzenlemesi ya da oksijen kaynağı olarak değil, kesmek için dikilmiş ağaçlara, enerji ormanlarına gereksinim duyuyoruz. İşin kötüsü bu durumu şimdiden öngörmek gerekiyor ki, bu yıl dikilen ağaçların kullanıma girmesi en erken yirmi ila otuz yıl arasında olabilir.
    Konu ağaçlandırma olduğunda devlet çeşitli tedbirler alır ve uygular. Nitekim uyguluyor da. Ancak halk işin içinde olmayıp her şey devlete bırakıldığı zaman, bu tedbirler hem yukarıdan bir bakışla konuyor, hem de kamu olanakları özelleştirildiği için şirketlerin çıkarları ve olanakları çerçevesinden çıkamıyor. Vakıfların çabası da sınırlı kalıyor.
    Genel olarak insanlığın, özel olarak bu toprakta yaşayan insanların ve canlıların çok daha fazlasına gereksinimi var. Çünkü bizim sadece ormanlarımız değil, gündelik yaşam içerisindeki ağaçlarımız da çok fazla tahrip olmuş durumda, iklim değişikliği ve kuraklık, özellikle ülkemizde yaygın bir müdahaleyi zorunlu kılıyor, orman yangınlarına dayanıklı ağaç tercihinde bulunmamız, basit ama etkili ve uygulanabilir yöntemlerle, istisnasız tüm ülke kırsalında sürece müdahale etmemiz gerekli.
    Bu müdahaleye yönelik, tüm anadolu kırsalında bugün dahi, benim de dahil olduğum yüzlerce insan, daha fazla ağaçlandırma için bireysel olarak da çaba gösteriyor. Tohum topluyor, dağıtıyor, ekiyor, fidan yetiştirip dikiyor. Bu çabaların daha da yükseltilmesi ve bir seferberliğe dönüşmesi gerekli.
    Sen imeceyi bilirsin, ortak sorunlar, ortak çabalarla çözülebilir.
    Bu seferberlik kapsamında;
    Başta meşe cinsleri olmak üzere(meşe, hem su, hem toprak, hem de havadaki karbonu tutucu özellikleri nedeniyle tercih nedenidir) bölgemizde var olan ağaçların tohumlarını toplayarak, bunların bir kısmını kendi doğallığında gelişmek üzere boş gördüğümüz her kamusal alana(mera, ham toprak, yol kenarı, tarla kenarı, seyrek ormanlık alan, vs) doğrudan ekelim. Bir kısmını da fidan olmak üzere çevremizde bulduğumuz kapları(kullanılmış yoğurt kasesinden, boş duran saksılara) kullanarak, kolay erişilebilir ve fidanın gelişimi kontrol edilebilir bir yerde, bahçemizde, balkonumuzda, odamızda, iş yerimizde, okulumuzda yetiştirelim. Daha sonraki yıl yada yıllarda uygun bulunan yerlere fidan olarak dikimini sağlayalım.
    Bu kış yalnızca Avrupa için değil, tüm dünya için soğuk ve zorlu geçecek. Ancak bu seferbeliği gerçekleştirmezsek, gelecek yıllarda umutla karşılayacak bir baharımız da olmayabilir.
    Kadir Dadan
    12 Eylül 2022
     
    Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni başkanı tarafından 22-23 Nisan tarihlerinde yapılması önerilen İklim Değişikliği Liderler Zirvesine ilişkin bir değerlendirme olarak;
    DÜNYA İNSANLIK KONSEYİ İÇİN BİR ÖNERİ
    Küresel salgın ve salgının ağırlaştırdığı ekonomik sorunlar, giderek artan silahlı çatışma ve göçler,  giderilemez hale gelen çevresel kirlilikler ve her yıl daha çok hissedilen iklim değişikliği, bir yandan insanların gündelik yaşamına yansıyan sorunlar oluştururken, öte yandan dünya üzerindeki eşitsizlikleri ve gelecek konusundaki kaygıları artırmaktadır.
    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde ifade edilen hak ve özgürlükler, insanların büyük çoğunluğu için erişilemez durumdadır. Hatta üzerinden 60 yıl geçmesine rağmen, eşitsizliğin, çatışmaların ve göçün eksi tarafındaki ülkelerde, bu hak ve özgürlüklerden bir çok insanın haberi bile yoktur. Eşitsizliğin artı tarafındaki ülkelerde ise, beyannamede tanımlanan hak ve özgürlüklere erişimin çerçevesi, kişinin mülkiyetleri ve ekonomik gücü kadardır.
    Öte yandan iklim değişikliği, acil bir konudur ki, demokratik bir yol izleyerek durdurulması, bütün insanlığın ortak ve eksiksiz hareketini gerektirir. Bunun için ise demokrasinin temel taşları olarak tartışma ve eyleme katılımın, hem coğrafi olarak doğudan batıya ve kuzeyden güneye doğru genişlemesi, hem de akademisyenlerin, bürokratların, politikacıların ve sivil toplum temsilcilerinin yanı sıra, sıradan insana doğru yayılması gereklidir. 
    Son bir yıl içinde gelişen küresel salgın ise, hangi din, dil ve kültürden olursa olsun her insana yaşamını sorgulatmış, doğadan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın sonuçta insan olduğunu hatırlatmıştır. İnsanlar arasındaki ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler salgın ile daha da keskinleşmiş, toplumsal dayanışmaya olan gereksinim daha da belirginleşmiştir. Küresel salgın, dünyanın öbür ucunun o kadar da uzak olmadığını, insan yaşamını tehdit edecek sorunların her yerde gelişebileceğini ve toplumsal sorunların ancak toplumsal yanıtlarla çözülebileceğini tüm insanlara göstermiştir.
    Küresel üretimde yoğun olarak kullanılan ve yerine başka biri konulamayan maddeler, yeryüzüne dengesiz olarak dağılmıştır. Ek olarak bu maddelerin giderek azalmaları, küresel paylaşımlarını daha sorunlu hale getirmektedir.
    İki kutuplu dünyanın çözülmesiyle azalan, ancak son yirmi yıl içinde giderek artan silahlanma, insanlığın bir başka küresel sorunu olarak dünya barışını ciddi olarak tehdit etmektedir. Uzun yıllardır süregiden küçük-orta büyüklükteki ülkeler arasındaki bölgesel silahlı çatışmalar, durmaksızın göçlere neden olmaktadır. Bir yandan soğuk savaş döneminin rekabetini taşıyan ülkelerin balistik füze sınırlama anlaşmalarını yenilememeleri, bir yandan da en büyük nüfusa sahip ülkelerin silah harcamalarını artırmaları, dünya çapında gerilimi artırmaktadır.
    Bütün bunların yanı sıra, kültürler arası korkularda, toplumsal şiddet eğiliminde ve bireysel silahlanmada gözlenen artış, savaşların insan kaynağını besleyen temel sorunlar olarak ortada durmaktadır.
    İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler’in ilgili politik, ekonomik ve toplumsal kurumları, tüm bu küresel sorunların çözümü için yetersiz kalmaktadır. BM’in, 21. yüzyılın bilgi ve iletişim çağının koşullarına uyum sağlaması ve insanlığın karşı karşıya olduğu tehditleri ortadan kaldıracak yanıtları oluşturabilmesi için yeni bir örgütlenmeye gereksinimi vardır.
    Bu dünyada yaşayan ve herhangi bir güç yada yapıdan istek, destek ve onay almadan, sadece ve sadece özgür insanlar olarak, bu yeni örgütlenme için herkesin görüşlerini ortaya koymasında yarar vardır. Bu amaçla ben de görüşlerimi sunuyorum.
    Dünyada 8 milyara yakın insan yaşamaktadır. Küresel sorunların çözümü için, bu insanların tamamının farkındalığına, büyük bölümünün duyarlılığına ve yerelden küresele tüm düzeylerde kitlesel olarak harekete geçmesine gerekesinim vardır.
    Bu temel gerekçeye dayanarak, insanlığın geleceğini ilgilendiren tüm küresel sorunlarda, demokratik tartışma ve eylemin, dünya çapına ve insanlığın tabanına yayılmasına aracılık edecek, BM ile ilişkilendirilmiş bir dünya insanlık konseyi öneriyorum.
    Bu konseyin üye sayısı dünya üzerinde yaşayan her bir milyon kişinin temsili için bir kişi olmak üzere, dünya nüfusu ile orantılı olarak belirlenebilir. Böylelikle devletlerin ekonomik ve askeri güçlerinden etkilenmeyecek nüfusa dayalı demokratik bir temsil sağlanabilir. 
    Bu üyeler, örneğin her beş yılda bir BM’ye üye ülkelerce önerilecek ve genel sekreterlik tarafından belirlenecek tanımlı coğrafi bölgelerde yaşayan bir milyon kişi tarafından, dar bölge yöntemi ve iki turlu bir seçimle seçilebilir. Böylelikle, devletlerin kendi içerisinde de, bölgesel farklılıkları yansıtabilecek demokratik bir temsil sağlanabilir.
    Bu konsey, öneri üzerine yapılacak tartışmalar ile genişleyebilecek ya da daraltılabilecek başlıca aşağıdaki görevlerle donatılabilir;
    • Yeni bir insan hakları evrensel beyannamesinin tüm insanlığın katılımıyla hazırlanması
    • Birleşmiş Milletler yapı ve işleyişine ilişkin bir antlaşmanın hazırlanması
    • BM üye ülkelerinin ya da yapılarının sunacağı karar önerilerinin tartışılması ve onaylanması
    • Kendi içinde kuracağı komisyonlar ile küresel sorunlara ilişkin eylem planlarının hazırlanması ve onaylanması
    • Doğrudan bireyler tarafından hazırlanmış ve belirli bir sayının üstünde imzaya ulaşmış karar önerilerinin ele alınarak tartışılması ve karara bağlanması
    Üç kıtanın buluşma noktasında bulunması, iklim değişikliğinden en çok etkilenecek yerlerden biri olması ve silahlı çatışmalar ile enerji çekişmelerinin ortasında kalan bir yer olması nedeniyle, Kıbrıs bu konseyin yerleşim yeri olabilir. Böylece başta Kıbrıs sorunu olmak üzere, sorunların devamı yerine çözümüne yönelik güçlü bir küresel irade ortaya konabilir ve dünya barışı Kıbrıs’tan başlayabilir.
    Dr. Kadir Dadan
    Balıkesir’in yasal düzlemde büyükşehir haline getirilmesinin ardından, aslında söylentileri ayyuka çıkmış olan Bandırma Şirinçavuş-Musakça köyleri arasındaki alanın bütünüyle olmak üzere, Bandırma’dan Çanakkale’ye kadar uzanan bölgenin sanayileşmeye açılmasına ilişkin 1/100000 ölçekli Çevre Düzeni Planı(ÇDP) meclis gündemine alınarak kabul edildi.
    İtiraz süreçleri devam etse de, planın ölçeği ve ayrıntıları yeşil düşünce açısından karamsar bir geleceği ortaya koymakta. Neye dayanarak bunu söylüyoruz kısaca ortaya koymaya çalışalım.
    Öncelikle nasıl bir bölgeden bahsediyoruz, yine planın içinde belirtilen verilerle anlatalım. İlk olarak altını çizelim % 48’i orman olan bir alan. Kaz dağları, Kapıdağ Yarımadası, Dursunbey, Bigadiç- Sındırgı, Gönen-Balya ormanları bölgeye nefes aldırır, yağış rejimini düzenler, ekolojik çeşitliliğinin gen havuzunu oluşturur. Kısmen verimsiz olan bu orman varlığının korunması ve iyileştirilmesi bölge ekolojisi için çok önemlidir.
    İkinci olarak bebek ölüm oranları, doğumda yaşam beklentisi, doğurganlık hızları gibi sağlık göstergelerine baktığımızda Balıkesir ve Çanakkale illeri çoğu Avrupa ülkesinden daha iyi değerlere sahiptir. Hizmetlere ve ürünlere erişebilirlik endeksleri üst seviyededir. Sanayileşme, şirketleşme ve rekabetçilik açısından düşük seviyede olmasına karşın, ekonomik ve sosyal yönden gelişmiş ve bu gelişmesini toplumun geneline yaymış ender bölgelerden birisidir. Kırsal alan ve kentsel alan geçiş genliği yüksek ve kır-kent bağları oldukça kuvvetlidir. İşsizliğin en düşük olduğu Türkiye’de ikinci, Marmara’da birinci bölgedir. 970 MW kurulu rüzgar enerji santralleri ile Türkiye yenilenebilir enerji üretiminin üçte birini sağlamaktadır. Mevcut haliyle sanayileşmeye gereksinim duyacak son yerdir.
    Üçüncü olarak bölgede tarım ve hayvancılık açısından ciddi nicelik ve nitelikte üretim gerçekleştirilmektedir. Gerek kısmen sanayileşmiş bu üretim, gerekse uzun yıllara dayanan madencilik faaliyetleri, planda da belirtildiği üzere ciddi miktarlarda su ve toprak kirliliğine neden olmuştur. Bu kirliliklerin nasıl giderileceğine ilişkin hâlihazırda bir çözüm ortaya konmadığı gibi, önlenmesine ilişkin herhangi bir yönetsel çaba da söz konusu değildir. Artan kentleşmenin getirdiği katı atık sorunlarına ilişkin, usulüne uygun bertaraf yapıları da henüz kurulamamıştır.
    Son olarak Balıkesir’in Marmara denizindeki iki körfezinden Bandırma Körfezi, denetimsiz sanayi atıklarının kirliliği ile yaşayanlarda nefret uyandıran bir görüntüdedir. Mal ortada, kirleticilerde belli olmasına rağmen, yetkili kişiler her hangi bir adım atmamakta, doğanın katledilişine sessiz kalmaktadır.
    Bütün bu tablonun üzerine, birçok yerinde vurguladığı üzere, ulusal ve uluslar arası proje ve yatırım kararlarının yer seçimlerinin bölgede yoğunlaşmasına bir yanıt olarak, bu plan bizlere, bugün 1.160.731 olan Balıkesir il nüfusunun 2040 yılında 3.282.000 olacağı, bunun % 85’inin kentlerde yaşayacağı, sanayi alanları ve istihdamının 10 kat artacağı, ormanlarından hızlı trenlerin ve otobanların geçeceği, tarım ve hayvancılığın daha da sanayileşeceği bir gelecek vaat etmektedir.
    Ekoloji ile ilgilenenlere küçük bir not düşersek, planda belirtilen ekoturizm alanları, ne hikmetse şahıslara, bankalara ve yapı kooperatiflerine ait tek parçalık arazilerdir. Bunların düşük yoğunluklu yapılaşmaya açılacağı apaçık ortadadır.  
    Sonuç olarak bu plan, ekolojik olarak, sosyal olarak, ekonomik olarak kirli bir plandır ve bölgede ne sağlık, ne mutluluk, ne huzur, ne de güvenlik bırakacaktır. Doğurganlık düzeyi ürememe sınırında olan bu bölge demek ki, mevcut nüfusunun iki misli göç alacaktır. Yaratılacak sanayi ve kent rantları ile gelir uçurumları ortaya çıkacak, yeni gelenlerle kültürel çatışmalar yaşanacak, her yer çöplüğe dönüşecek, sular içilmez, hava solunmaz hale gelecektir. Bandırma körfezinin yanı sıra, Erdek körfezi de sanayi atıkları ile katledilecektir.
    Peki ne yapmalı? Planın kabulü siyasi bir karardır ve ancak başka bir siyasi karar ile düzeltilebilir. Hukuksal başvurular yapılabilir ancak bunların sonuç almasını beklemek, olumsuz çıkacak bir kararı da kabullenmek anlamına gelecektir. Zaman geçirilmeden toplumsal bir tepki örgütlenmeli ve kamuoyunun dikkatine sunulmalıdır. Muhalefet partileri ve siyasi aktörler, bu uzun soluklu mücadelede tavırlarını şimdiden belirlemeye zorlanmalıdır.
    Kadir Dadan
    6 Aralık 2014
    Çok zor ve dolayısıyla çok nadir okunmasına rağmen benim en çok sevdiğim şarkılardan biridir. Güçlü bir bestekar olan Osman Nihat Akın’ın bestesi olmasının yanı sıra, güftesi de büyük şairlerimizden Yahya Kemal Beyatlı’ya aittir. Şiirin ismi “Geçmiş Yaz” olmasına rağmen, şiirin ilk dörtlüğü bestede yer almamış ve ikinci dörtlüğün ilk mısrası “Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin” Şarkının ismi olmuştur.
    Şiirin tamamı şöyledir;
    GEÇMİŞ YAZ
    Rü’yâ gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle,
    Her ânını, her rengini, her şi’rini hazdan.
    Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!
    Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan
    Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:
    Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
    Mehtâb… iri güller… ve senin en güzel aksin…
    Velhasıl o rü’yâ duruyor yerli yerinde!
    Yahya Kemal BEYATLI
    İşte körfezlerin insan olan için anlamı budur; Aşk!
    Bir yıl önce sevgililer gününde “Sanayi Aşkı Öldürüyor Güzelim” sloganı ile Erdek Körfezini inletmiştik. Üç gün sonra geri adım attı bakanlık. Bizden mi, başka sebepten mi, 50 bin dönüm sanayi ve depolama alanını 9 bin dönüme indirdi. Bir başarı mı diye sorarsan evet başarı idi, ama bitti mi diye sorarsan hayır bitmedi idi. Biz de bitirmedik, “Sanayiniz Batsın!” dedik.
    Çünkü bir kere bir kısmı arazileri satın almıştı, iki kere bir kısmı zeytinleri kesmişlerdi, üç kere bakanlıklara koşmuşlardı, dört kere proje için başvuru yapmışlardı, beş kere büyükşehir başkanını markaja almışlardı. 50 bin dönümden vazgeçmeyeceklerdi. 50 bin dönüm için de tek söz vardı.
    Aşk dedik, sevgi dedik, insan dedik, anlatamadık. Rant dediler, güç dediler, para dediler. Direnemeyiz bunlara, bari biz de dahil olalım, elimizden geldiğince kontrol ederiz dediler.
    Ne size kalır dedik, ne büyük şehre. Kullanır, kullanır atarlar dedik. Hukuk bizden yana, bizi dışlayamazlar dediler.
    Biz kabul etmeyiz, bedelini ödersiniz dedik. Kim var peşinizde üç beş kişisiniz dediler.
    İki ilçenin arasını açarsınız, affetmeyiz sizi dedik. Bildiklerini okudular.
    Ve şirketler, ilk kartı açtı; tüm şirket üst yönetimlerin katılımıyla düzenlenen Rotterdam Gezisinde, genişletilmiş 50 bin dönüm üzerinden proje edilmiş devasa kimya ve ağır metal sanayi, liman ve enerji santralleri için “iyi niyet” antlaşması.
    Anladılar ki iş kontrol edemeyecekleri, durduramayacakları büyüklükte. Ama geri de dönemediler. Arada kalıp topu meclise atmaktan başka çare kalmadı.
    Derken 10 gün geçmeden şirketler ikinci kartı da açtı. Bu işler için iyi niyet yetmez, işler hızlanmalı, iç hukuku da devre dışı bırakacak bir düzenleme gerek deyip büyükşehir belediye başkanının önünde devletler arası antlaşma istediler.
    İşte böyledir dostlar, şirketlerle dokuz taş oynayabilirsiniz ama açık poker oynayamazsınız.
    Öyle sanıyorum ki bu coğrafyada yaşayan herkes 50 bin dönüm sanayi karşısında eninde sonunda “Sanayiniz Batsın!” diyecek. Tek arzum bunu sanayi için ilk çivi çakılmadan önce demeleri.
    Şimdi artık insanların körfezi ortadan kalktı. Artık devletin körfezi var ve o körfezin halkı olarak biz artık sözümüzü şirketlerin yok edeceği devletin körfezi için, devlete söyleyeceğiz.
    İlk sözümüz odur ki, Erdek körfezinde 50 bin dönümlük kimya ve ağır metal sanayi, liman ve enerji santralleri kurmak, bölge halkı için yanlış olduğu kadar devlet için de yanlıştır!
    Ve bunu ispat edeceğiz!
    Kadir Dadan
    İnsanların kendi gelecekleri hakkında karar alması en doğal haklarıdır. Ancak kendilerinin yanı sıra başkalarını da etkileyecek kararları almak ise bir sorumluluk anlayışını gerektirir.
    Yaklaşık altı aydan fazla bir süredir Bandırma gündeminin baş konusu olan Hıdırköy-Şirinçavuş arasına yapılması planlanan kimya ve ağır metal sanayi ve büyük liman projeleri, yalnızca Bandırmalıların geleceğini değil, başta Erdek olmak üzere bütün Güney Marmara’daki yerleşik kişilerin geleceğini belirleyecek büyüklüktedir.
    Bir Bagfaş’tan, bir Eti-Bor’dan, birkaç iskelelik limandan bahsetmiyoruz. Bunların neden olduğu kirliliğe katlanamazken, 50 Bagfaş, 100 Eti-Bor, 10 kat büyük limanın neden olabileceklerini gözlerinizin önüne getirebiliyor musunuz?
    Erdek’in turizm ve zeytinciliğe, Gönen’in tarım ve hayvancılığa dayanan ekonomilerini yerle bir edecek, Manyas’la birlikte tüm bu dört ilçenin yüzey ve derin sularını kullanılamaz duruma getirecek, Marmara’daki balıkçılığı sonlandıracak, Kapıdağ’ın ve Gönen’in dağlarının yeşilliğine son verecek böyle büyük bir sanayileşmeden olumsuz etkilenecek insanların ekonomik ve sosyal kayıplarını ödeyecek bir Bandırmalı var mı?
    Neden bu soruyu Bandırmalılara soruyoruz? Çünkü bu sanayileşme için olmazsa olmaz olan büyük liman için Bandırma Belediye Meclisinin onayı gerekiyor. Bu sanayileşmeden en çok etkilenecek, Erdek, Gönen ve Manyas halkına sormuyor devlet! Sanayileşme alanı Bandırma ilçe sınırları içerisinde olduğu için Bandırma Belediye Meclisine soruyor…
    Bu yüzdendir ki Büyükşehir Belediye Başkanı Edip Uğur, limanı ortak işletelim diye Bandırma Belediyesine teklif yapıyor. Bandırmalıları çok sevdiği için değil, mecbur olduğu için. Yoksa nerde görülmüş iktidarın ana muhalefete ortaklık teklif ettiği? Ve bu yüzdendir ki, Bandırmalılar izin vermezse, bu sanayileşme olmayacaktır.
    Ancak Başkan Dursun Mirza, böyle düşünmüyor. O arazi alan şirketlerin ve iktidarın gücünü, istihdam hacminin ve oluşacak kentsel rantların büyüklüğünü dikkate alarak, bu sanayileşmenin eninde sonunda olacağını düşünüyor. “Biz de evet diyelim, bari bir parça da olsa bizim kontrolümüzde kalsın” diyor. Ne kadar iyi niyetli değil mi?
    Peki sevgili Bandırmalılar, çok ortaklı kurulan Bagfaş sizin kontrolünüzde kaldı mı? Devlet işletmeleri olan Eti-Bor, Sülfirik asit fabrikası, mevcut liman sizin kontrolünüzde kaldı mı? İşin içinde bir de büyükşehir belediyesi olacak, bu yeni liman ve sanayi nasıl sizin kontrolünüzde kalacak?
    Üstelik kendisini defalarca katlayacak bir göç alacak Bandırma. 500 bin ila 850 bin arasında bir rakam. Bandırma, Bandırmalıların kontrolünde kalmayacak ki, yeni liman ve sanayi kalsın!
    Bandırmalıyım demek, Bandırmasporluyum demek, Bandırma il olsun demek kolay!
    Peki Bandırma kimin olsun?
    Özgür insanların mı, yoksa modern kölelerin mi?
    Bandırmalıların önlerinde, iyi düşünülüp, sorumluluk anlayışı ile alınması gereken bir karar var. Bu büyüklükte sanayileşmeye evet demek, bugünün modern köleliğine evet demek, yalnızca kendi özgürlüğüne değil, etrafında yaşayanların da özgürlüğüne son vermek demektir.
    Erdek’te yaşayan bizler, Erdek körfezinin katline dair alınacak bu karara Bandırmalıların ortak olmayacağını umuyoruz. Onlar bile bile bu suça ortak olmayacak, Başkanlarını da kimya ve ağır metal sanayisine hayır demeye ikna edecekler. Aksi takdirde hepimizi gri ve karanlık bir gelecek bekliyor!…
    Kadir Dadan, 11 Haziran 2016
    (John Lennon’un Imagine parçasından esinlenerek…)
    Hayal et Bagfaş’ın, Etibor’un, Sülfirik asit fabrikasının olmadığını
    Hayal et onların atıklarının ve kirliliklerinin de olmadığını
    Hayal et onların patronlarının da Bandırma’ya hükmetmediğini
    Denersen başarabilirsin, çünkü bir zamanlar öyleydi.
    Hayal et dünyanın en büyük tohum, fide, fidan geliştirme enstitüsünün Hıdırköy, Bezirci  ile Şirinçavuş arasına kurulduğunu
    Hayal et bu enstitünün sadece Bandırma ile değil, Gönen, Manyas, Erdek, Marmara, Susurluk, hatta  Biga ve Karacabey dahil tüm güney marmaranın kırsal mahalleleri ile birlikte üretim yaptığını, tarıma değer kattığını
    Türkiye’nin en büyük gıda laboratuarının Bandırma’da kurulduğunu
    Sanayi alanı olarak tanımlanan alanların tarımsal inovasyon bölgelerine dönüştürüldüğünü
    Türkiye’nin en büyük orman fidanlığının Bandırma’da kurulduğunu,
    Binlerce ziraat, gıda, orman mühendisinin Bandırma’da istihdam edildiğini
    Hayal et Bandırma’nın tarım ve gıdanın başkenti olduğunu
    Bana hayalperest diyebilirsin,
    Ama ben yalnız değilim,
    Umarım sen de bize katılırsın ve Güney Marmara bir olur, Bandırma il olur, Bu toprak hepimize yurt olur.
    Hayal et Güney Marmara’nın gerekli enerjisini yenilenebilir kaynaklardan elde ettiğini,
    Hayal et üretim ve tüketimin sıfır atık, sıfır emisyonla gerçekleştirildiğini
    Hayal et, havanın, suyun ve toprağın temizliğini, hatırlaman ne kadar zor olsa da
    Hayal et tarımda organik gübre ve doğal ilaçların kullanıldığını, sebze ve meyvenin eski tadına geldiğini
    Bandırma Üniversitesinin tarım, gıda, balıkçılık ve turizmin hizmetinde olduğunu
    Hayal et Bagfaş’ın yerinde Bandırma Müzesinin olduğunu,
    Kyzikos ve Daskyleion’un gün ışığına çıkarıldığını,
    Kuş cennetinin tekrar kuşlarla, gölün balıklarla dolduğunu,
    Hayal et Kapıdağ’ın biyoçeşitliliğinin aromatik ve tıbbi gıdalara dönüştürüldüğünü
    Hayal et bağcılığın yeniden yaygınlaştırıldığını
    Hayal et yüz yıl önce olduğu gibi en güzel yağların,sosların, sirkelerin, salçaların, marmelatların, içkilerin Güney Marmara’da üretildiğini
    Hayal et temizlenen ve endüstriyel balıkçılığa kapatılan Erdek ve Bandırma Körfezlerinde balık çeşitlerinin bollaştığını,
    Hayal et dünyanın en iyi et ve balık restoranlarının Bandırma ve Erdek’te hizmet verdiğini
    Hayal et güneşin denizden doğuşunun ve denizden batışının güzelliğinin tüm dünya ile paylaşılabildiğini
    Bana hayalperest diyebilirsin,
    Ama ben yalnız değilim,
    Umarım sen de bize katılırsın ve Güney Marmara bir olur, Bandırma il olur, Bu toprak hepimize yurt olur…
    Kadir DADAN (Balıkesirli)
    4 Ocak 2022
    “Bu olaylar tamamen hayal ürünüdür, gerçekle hiçbir alakası yoktur” diyemeyeceğim.  Fotoğraf: Şubat 2020 kesilen zeytin ağaçlarının gövdelerinden oluşan yığınların bir kısmı.
    Kimya ve Liman işletmesi alanlarında faaliyet gösteren İzmirli sanayici bir iş adamı bundan yaklaşık on yıl önce Bandırma’nın bir mahallesinde üzerinde en uygun verim çağında(20-25 yaşında) zeytin ağaçları olan deniz kenarındaki arsaları topluca satın almış. Kimse sormamış köylü neden bu arsaları topluca satmış ve yine kimse sormamış bir sanayici niye bu zeytin ekili arsaları topluca almış.
    Köylümüz  ekimi için fidan başına mali destek alsa da, daha fazla vergi vermemek adına tapuda bir değişikliğe gitmemiş ve bu arsaları zeytinlik vasfına geçirmemiş. Hali hazırda binlerce dönüm zeytinlik var hem Bandırma’da hem de ülkede, ama kimse sormuyor bunlar zeytinlik mi, tarla mı?
    Sanayici ilgili arsaların içinde kaldığı bölgenin Ağustos 2014 tarihli 1/100000 lik Balıkesir-Çanakkale Çevre Düzeni Planı ile sanayi alanı olarak ilan edilmesiyle birlikte, hasat sonrası Ocak 2015’te 4000 den fazla zeytin ağacını kabaklama tarzında budama adı altında kesmiş. Bu arada belirtelim ki arsaların satılmasından bu kabaklamaya kadar geçen sürede zeytinleri arsaları satan köylüler toplamış.
    Bu olayı duyan karşı ilçedeki zeytinsever  kişiler, 12 Şubat 2015’te kesimleri belgeleyerek bölge milletvekillerinden birisine ileterek meclis kürsüsünden duyurulmasını sağlamış. Ancak Bandırmalı yerel siyasetçilerden güçlü bir kınama, halktan büyük bir tepki gelmemiş.
    Dört gün sonra Çevre ve Şehircilik (ve iklim değişikliği) bakanlığı 1/100000 Balıkesir- Çanakkale çevre düzeni planında revizyon yaparak 48 milyon metrekare olarak ilan ettiği Türkiye’nin en büyük sanayi alanını 9 milyon metrekareye düşürmüş ve bahis konusu kesim yapılan zeytinliklerin bulunduğu arsaları sanayi alanı dışında bırakmış. Bu kez Bandırmalı yerel yöneticiler demiş ki, “bu daraltılma görünürde, aslında plan notlarından düzenleme yapıp yavaş yavaş genişletecekler”. Karşı ilçedeki zeytinseverler düşünmüş ki, en azından olayın farkındalar.
    Aradan üç yıl geçtikten sonra, bu kez sanayi alanı dışında bırakılan başka bir alanda ve bu kez ana yola komşu buğday tarlalarının bulunduğu iki milyon ikiyüzbin metrekareleik bir alanda bir organize sanayi bölgesi kurulmasına izin verilmiş yani daraltılan sanayi alanı yeniden genişletilmeye başlamış. Karşı ilçedeki zeytin sevenler yine itiraz etmişler ama olayların farkında olduğunu düşündükleri Bandırmalı yerel yöneticiler, iktidar her türlü yapacak, biz de payımızı alalım anlayışı ile sanayi alanının genişlemesine evet deyip ortak olmuşlar.
    Bu yumuşamayı gören İzmirli sanayici iş adamı, fırsat bu fırsat diyerek, bir yandan arsalarının ortasında kalan yerel yönetimin mülkiyetindeki arsayı satın almak için harekete geçmiş, öte yandan da kabaklama budama olarak kestirdiği 4000 den fazla zeytin ağacını bu kez “verimsiz” bunlar diyerek kökten söktürmüş. Karşı ilçedeki zeytinseverler bu kez yanlarına Bandırmalı zeytinseverleri de alarak Jandarma’ya zabıt tutturmuş, savcılığa suç duyurusunda bulunmuş, toplantılar düzenleyip duyarlılık oluşturmaya çalışmış. Ama ne Bandırma halkından ne de yerel yöneticilerden, ne bir kınama, ne de bir”zeytinimize dokunma” basın açıklaması gelmiş.
    Gel zaman git zaman iktidar zeytinlikleri sanayiye değil de madenciliğe, turizme, enerji santrallerine açan düzenlemeler yapmış.  Bandırmalı zeytinseverler ve yerel siyasetçiler bu kez zeytinler kesilmeden “zeytinime dokunma” basın açıklamaları yapmışlar kimi meydanda, kimi zeytinliklerde. Ve sormuşlar karşı ilçedeki zeytinseverler nerede? Neden sesleri çıkmıyor?
    Karşı ilçedeki zeytinseverler, zeytincinin haline yanmakta. Zeytinci artan yapay gübre, yapay ilaç ve mazot fiyatlarının kıskacında daha şimdiden inim inim inlemekte. Zaten kooperatifi yıllardır kota koymuş sofralık zeytine. Üretse bir türlü üretmese. Kış uzadı; Budatsa mı, budatmasa mı? Güvesi bir yandan, mantarı bir yandan, zeytin sineği bir yandan, beş senenin üç senesi zarar. İlaç atsan bir parça alırsın atmasan hiç parça. Toprak endüstriyel zeytincilik verim sınırında. Mülkiyetler yaşlılarda, gençler dışarda ya da kendi işinde, yevmiyeleri verecek para yok, herkes borç içinde.  Bir yandan deniz tarafından turizm ve imar baskısı, öte yandan dağ tarafından orman sınırlaması. Dokunursan bin ah işitirsin.
    Kısaca “zeytinime dokunma” derken,” zeytincime de dokunma” demeyi unutmasak, sözü zeytinciye vererek, gerek yerel çapta, gerekse ulusal  ve hatta uluslararası çapta zeytinciliğin derin sorunlarına yönelik politikaları geliştirmeye çalışsak sanırım bu yüzeysel gösterilerden çok çok daha iyi olacak. Sonuçta zeytinliği satacak olan da zeytinci, direnecek olan da.
    Dr. Kadir Dadan ( Karşı ilçedeki bir zeytinci, şimdilik)
    12 Mart 2022
    Bugün 18 Mart 2022. 1915 Çanakkale Köprüsü hizmete açılıyor. Böylece Avrupa ve Asya kıtaları ikinci bir seçenek yolla birleşirken, diğer yandan Marmara’nın çevresi karayolu ile bir çember oluşturacak şekilde birbirine bağlanıyor. 
    Bugün bir çok söz duyacağız bu köprünün ülke ekonomisine sağlayacağı faydalar, yatırım, sanayi, istihdam üzerine. Şu kadar dolar, bu kadar avro, o kadar ihracat falan. Bir de bunlar günün anlam ve önemine dair vatan, millet, sakarya türküleri eşliğinde yükselecek.
    Ancak kimse şu kadar kirlilik, bu kadar çöp, o kadar müsilajdan bahsetmeyecek. Eğer Marmara’da kentsel ve endüstriyel yağmanın önü alınmazsa, bu köprünün Marmara bölgesini denizi, deresi, ormanı, kenti, tarlası tapası ile birlikte tamamen yaşanmaz hale getirebileceği maalesef dikkate alınmayacak.
    Bugün hala Marmara bölgesi ve Marmara denizi bir parça hayatta kalabildiyse, tüm saldırılara rağmen Güney Marmara’nın ormanları korunabildiği, sanayi ve kentleşmenin sınırlanabildiği nedeniyledir. Tarımsal üretimiyle hem bölgeyi, hem ülkeyi besleyebilmesi de ayrıca önemlidir. Keza ülke balıkçılığı için Erdek körfezi ve Paşalimanı adası çevresi hayati önemdedir. 
    Herşeyden önemlisi, savaş sonrası cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte bir çok insan balkanlardan kafkasyaya osmanlı coğrafyasından sürülerek bir asır boyunca burayı yurt tutmuştur. Şimdi bu köprü ile birlikte tüm Güney Marmara bir yağma tehdidi altındadır.
    Emperyalizme karşı sadece silahla ve onu üretecek sermaye ve sanayi ile karşı koyulamaz. Eğer yurdun doğasına sahip çıkmıyorsan, savaşta silah tutmasını istediğin emekçinin barışta hakkını koruyamıyorsan, ülkeni tüm bireylerinin katılımıyla demokratik bir biçimde yönetemiyorsan ne kendi içinde ne de etrafındaki ülkelerle barışı sağlayabilirsin.
    Bir yandan Çanakkale geçilmez denilip, öte yandan Çanakkale ve Balıkesir’de ormanlar ve zeytinlikler madencilere, tarım arazileri sanayiye ve kentleşmeye  açılıyorsa, yaklaşan büyük savaştan önce yaklaşan büyük Marmara depremi, sadece Marmara’da yaşayanların değil Türkiye Cumhuriyetinin de sonu olur.
    Marmara sepetinin çürük dalları, daha fazla yumurta kaldırmaz. Yapılması gereken o çürük dalları onarmak ve dalların yeniden çürümesini önlemektir. Marmara’da sanayileşmeyi ve kentleşmeyi durdurmak, binaları daha dayanıklı hale getirmek, kentten kıra göçü teşvik etmek, kentte yeşil alanı korumak ve geliştirmek, atıksuları gereği gibi temizlemek, gereksiz tüketimi ve çöpleri azaltmak, Erdek körfezinde balıkçılığı sınırlamak gibi önlemler.
    Ya bu önlemleri alacağız, ya da Marmara’nın yok oluşuna tanıklığımızı sürdüreceğiz.
    Kadir DADAN
    18 Mart 2022
    Zeytin ağacı ki ölmez ağaç derler ona, bir devlet gibi yüzyıllar boyu varlığını sürdürebilir. Yeter ki kök saldığı coğrafya ve iklim buna müsait olsun. Öte yandan her zeytin ağacı ve her zeytinlik yüzyıllar boyu hüküm sürmez, ona bakacak ve ondan faydalanacak olan milletin doğru bakım ve hasadı yapabilecek yetkinlikte olması şarttır. 
    Zeytincilik bu yaşam uzunluğu nedeniyle kolayca karar verilecek ya da kolayca vazgeçilecek bir ekonomik faaliyet değildir. Adeta bir yaşam kültürüdür. Yıllar alacak bir süreçle imar edildikten sonra, zeytin ağaçlarının sökülüp, arazinin başka bir ekonomik faaliyet için kullanılması büyük bir sermaye kaybı olduğu kadar, aynı zamanda büyük bir emek kaybıdır. Ülkenin her hangi bir yerindeki zeytinliklerin kesilmesine yönelik milletin tepkilerinin temelinde doğanın yıkımından ziyade emeğin yıkımı yatar. Bu yüzden zeytinlik için yer seçiminde de, devlet için yurt seçiminde de doğru karar vermek, sonuçları önceden öngörmek yaşamsal önemdedir.
    Öte yandan yeterince zeytin meyvesi üretmeyen ağaç ya da zeytinlik bakımına ısrar etmek, milletin aç kalmasıyla, devletin güç kaybetmesiyle eş değerdir. O yüzden milletin tok, devletin güçlü olması için zeytinliğin belirli bir verimde tutulması şarttır. Bu da ancak zeytine nasıl bakılacağının millet tarafından iyi bilinmesi ve iyi uygulanması ile olur.
    Ağaçlar arasındaki mesafenin yeterli ışık alacak şekilde bırakılması, açılacak hendeklerle topraktaki su düzeyinin zeytin su gereksinimine uygun olarak dengelenmesi, zeytinlik içerisinde diğer meyve türlerinin varlığı ile ürün çeşitliliği sağlanarak ekonomik kırılganlığın giderilmesi, zeytin köklerine zarar vermeyecek toprak bakımı ve gübrelemenin yapılması, zeytinlik içerisinde biyoçeşitliliğin korunarak zeytin zararlılarının aşırı üremesinin engellenmesi, zeytinlik devletinin ve onun üzerinde yaşayan milletin uzun yıllar boyunca sürekli verim elde edebilmesi için doğru bakım yöntemleridir.
    Kısa sürede yüksek verim almak için yapılacak yapay sulama, yapay gübreleme ve yapay ilaçlama ise, uzun vadede toprakta kirliliğe, dengesizliğe ve zeytin zararlılarının aşırı üremesine neden olacaktır. Tıpkı ekonomisi dışarıdakilerin gereksinimlerine göre “dışarıdan desteklenen” devlet gibi, borçluluğa alışan ve gözleri kısa vadeli çıkar ile perdelenen millet gibi.  
    Zeytincilikte en önemli verim unsuru ise budamadır. Tıpkı devlet ve millette olduğu gibi. Zeytin budamasında temel amaç, ağacı taşıyan gövde ve dallar ile üretimi sağlayan yaprakların belirli bir oranda varlığını sürdürmesidir. Eğer gövde ve dallar aşırı kalınlaşırsa, yapraklar zeytin üretmekten çok bu gövde ve dalları beslemek zorunda kalacaktır. Bu da zamanla ağacın hastalanmasına, giderek kurumasına ve nihayetinde ölümüne neden olur. Keza devlet yapılarının ve onun uzantısı olarak sermayenin aşırı kalınlaşması, bireylerin üretimden yeterince pay alamayarak yaprak gibi döküldükleri bir sürece doğuracaktır.
    Bu nedenle zeytin ağacının dallarının aşırı kalınlaşmasına izin verilmemelidir. Her sene gövdeden çıkan piçler temizlenerek gücün uç dallara yönelmesi sağlanmalıdır. Birkaç yılda bir çok yükseğe giden dallar kesilerek çıkartılmalı, komşu ağaçlara baskı oluşturacak dalların gelişimine izin verilmemeli, ağaç belirli büyüklükte tutulmalıdır. Son olarak 25-40 senede bir gençleştirme denilen bir budama yapılmalıdır ki, burada ana kökten gelişimine izin verilen taze sürgünler beş yaşına geldiklerinde, kırılmış, hastalanmış, çürümüş ağaçlar gövde dibinden kesilerek, genç kardeşlerin önü açılmalıdır. Tıpkı devletin ve sermayenin hastalanan, kırılan, çürüyen dallarının budanarak gençleştirilmesi gerektiği gibi.
    Dr. Kadir Dadan
    Avrupa Yeşil Parti 7-9 Kasım tarihlerinde İstanbul’da konsey toplantısını gerçekleştirecek. Enerji güvenliği, Ukrayna’nın durumu, Orta Doğu ve Türkiye’nin durumu, Avrupa’nın Geleceği ve Türkiye’nin Rolü gibi konular gündemlerinde. Bu topraklarda yaşayan yeşil bir birey olarak biz de bu vesileyle görüşlerimizi bildirelim.
    Hatırlatmak gerekirse, 2004 yılında Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu yine İstanbul’da bir toplantı gerçekleştirmiş, hem Avrupa’nın güvenliğine, hem de ülkenin demokratikleşmesine bir katkı olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olarak katılımı için, başta Joshka Fisher ve Daniel Cohn-Bendit olmak üzere AKP hükümetine tam destek vermişlerdi.
    Geçen on yıl içinde yeşil konular dünya gündeminin baş sayfalarını süslese de, Yeşil Partiler, Avrupa genelinde yerinde saydı ya da geriledi, Almanya’daki iktidar ortaklığını kaybettiler, savundukları AB anayasası halk oylamalarında kabul edilmedi, genişlemeyi takiben birçok AB ülkesinde ekonomik krizler baş gösterdi ve bürokrat kökenli hükümetler kuruldu, Türkiye’nin tam üyeliği sürüncemeye bırakıldı, dünya siyasetinde birçok konuda AB’nin ve onun genişlemesini savunan Avrupa Yeşillerinin etkinliği geriledi, iklim değişikliği görüşmeleri bürokratik yapıların dişlileri arasında anlamını yitirdi.
    Avrupa Yeşilleri, Avrupa’nın geleceğini ve Türkiye’nin rolünü tartışırken, öncelikle bu tabloyu önüne koymalı, devletler, hükümetler, liderler birliğinden, yurttaşların birliğine doğru ciddi bir politik adım atmayı gündemine almalıdır. Son on yıl bize gösterdi ki, dünyanın nasıl yönetileceğine dair bugünkü duruma alternatif kapsamlı ve kabul edilebilir bir seçenek ortaya konmadan, küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi tüm insanlığın katılımını gerektiren sorunlar çözülemez. Bu anlamda bu seçeneği inşa etmek için çaba göstermek, dünya yeşil siyasetindeki konumları gereği Avrupa Yeşilleri için ertelenemez öncelikli bir görevdir.
    Doğası gereği yeşil hareket konforlu ama ruhsuz salonlara hapsolamaz, sokaktan ve şenlikten uzak kalamaz. Bundan dolayı bu politik adım, parti ve vakıf yönetiminin özeleştirisi ile, tabanın eylemselliğini artıracak bir yeniden hareketleşmeyi içeren örgütsel bir adımla da desteklenebilir.
    Üçüncü olarak, birlikte hareket etmek için sosyal demokratların yanı sıra sosyalistlerle de birlikteliği, artık daha fazla ayak sürümeden gündemine almalıdır. Bu, yukarıda belirtilen küresel yönetim seçeneğinin inşasında, hem sokağın gücünün pekişmesi için, hem de şirketlerin egemenliğinin geriletilmesi için gereklidir.
    Son on yılda Türkiye’deki yeşil hareket ise, içerisinden Avrupa Yeşillerinin desteklediği bir parti çıkarmasına rağmen, dağınık ve etkisiz bir varoluş sergiledi ve Kürt siyaseti ile sosyalistlerin gölgesinde kaldı. Partinin EDP ile birleşmesi süreci değiştirmedi, hareket ile parti arasında işleyen bağlar tesis edilemedi. Parti, kamuoyunun ilgisinden ve siyaset sahnesinden uzak bir konumda kaldı. Bu durumun oluşmasında hareket içerisinde partileşme için acele edenler kadar, onlarla birlikte hareket eden yeşil vakıfların, gerek politik gerekse örgütsel konularda hatalı tercihlerinin de rolü bulunmaktadır.
    Öte yandan bu süre içinde Avrupa Yeşilleri tarafından desteklenen Erdoğan ve AKP, arkasındaki kamuoyu desteğinin artması ile birlikte AB katılım sürecini bir kenara bırakarak, hedefini bölgesel bir güç olmaktan küresel bir güç olmaya çevirdi ve bu çerçevede demokratik reformları bir kenara bırakarak baskıcı ve hukuk tanımaz uygulamalara yöneldi. Gerek Kürt sorununun çözümüne ilişkin süreçte, gerekse demokratik taleplerin sokağa taşınması durumlarında, sopayı elinde tutmaya ve süreç kendi kontrolünden çıktığı durumlarda acımasızca kullanmaya devam etmektedir.
    AKP’nin gerek merkezi gerekse yerel yönetim uygulamaları, hem ekolojik hem de sosyal yıkımları beraberinde getirmekte, bu yıkımların neden olduğu yaralara ise hükümet tarafından dindarlık ile pansuman yapılmaktadır. Bizatihi Erdoğan tarafından her gün kamuoyuna pompalanan dindarlık söylemi yoluyla da, müsamaha göstererek ya da görmezden gelerek hükümet eylemi yoluyla da, Türkiye’de köktenci yapıların gelişmesinin önü açılmaktadır. Toplumsal kutuplaşmalar giderek keskinleşmekte, silahlanma giderek artmakta, şiddet olayları sıradanlaşmakta ve sert güvenlik uygulamalarının gerekçesi haline gelmektedir.  
    Nüfus, göç, emek, enerji ve nükleer konularına baktığınızda da, AKP’nin küresel güç olma hedefine uyan politikalar yürüttüğü apaçık ortadadır. Yeni evlenenlerden dört çocuk istemek, kürtaj ve sezaryen ameliyatlarına kısıtlama getirilmeye çalışılması gibi iç nüfusun artırılmasına yönelik çabalar kadar,  doğu sınırının gevşetilerek tüm komşulardan (Gürcistan, Azerbeycan, Ermenistan, İran, Irak ve Suriye), Afrika ve Asya ülkelerinden ucuz emek gücünün göçüne olanak sağlanması, çılgın metropol projeleri ve ulaşım yatırımları ile desteklenen kentleşme, güncel talebin çok üstündeki enerji yatırım planlamaları, 2023 yılında 20 milyonluk İstanbul’un ve 100 milyonluk bir ülkenin işaretlerini vermektedir.   
    Ordu ve istihbarat servisleri üzerinde tesis olunan hakimiyet ile genişlemeci eğilimlerin karşısındaki direnç noktalarının kırılması, ülkenin kuruluşundaki sınırların korunmasını temel alan “yurtta barış, dünyada barış” felsefesinin bir kenara bırakılacağı ve küresel rol modellere uygun enerji kaynak ve yollarının bekçiliğinin ötesine geçebilecek bir komşulara müdahaleci anlayışa yöneleceğini göstermektedir.
    Her şeyden öte dindarlık çerçevesinde tabanda sağlanan ve devletin kurumlarıyla bütünleşen bir örgütlülükle, hem bu tabanın ekonomik ve sosyal bağımlılığını oluşturarak tek bir organizma gibi hareket etmesini sağlamakta, hem seçim sandığını ve böylelikle iktidarının geleceğini güvence altına almakta, hem de muhalif kişilere yaşanılan yerde gözdağı verebilmektedir.
    Gelinen bu noktada bir an önce küresel güç olma çabasının getirdiği baskıcı anlayışla, özgürlükçü düşünceye sahip olanlar arasında çatışma kaçınılmazdır. Bu çatışmanın merkezinde dindarlığın olacağı da aşikârdır. Bu nedenle hizmet hareketi gibi ılımlı düşüncelerin sertleşecek bu siyasi ortamda dindar zeminini koruması zor olacaktır. Kürt hareketi de silahlı unsurlar varlığını sürdürdükçe şiddet sarmalının dışına çıkamayacaktır. Üstelik dindarlık üzerindeki çatışmalar, özgürlükçü bireyler içeren üst yönetime sahip bu siyasetin kitleselliğini yitirmesine de neden olabilir.
    Bu tablo içinde henüz bir taban oluşturamayan yeşil siyasetin tutunacağı bir alan bulması kolay değildir ama her koşulda özgürlükçü düşüncenin yanında olmalıdır. Bu anlamda Türkiye’de yeşil siyaset için ortak olarak sosyalistler ve CHP ile çalışmak, bir seçenek değil zorunluluktur.
    Partinin içinden çıkacağı hareketi oluşturacak yeşil bireyler için, kıyılar kadar Anadolu kırsalına yapılacak göç ve yeni bir yaşam kurma girişimleriyle ve gıda üzerinden kır ve kent arasında bir yeşil bağ ve ağ kurulması, en az iki dekat süreceği görünen bu çatışma ortamında akla yakın görünmektedir. Bu aynı zamanda yeşil siyasetin modernleşme, endüstrileşme ve kentleşme eleştirilerini güçlendirecek bir tavırdır. Ekoloji mücadelelerinin bu ağa entegrasyonu önemli bir konu olup, sabırla hareket edilmesi gereken bir süreçle mümkün olacaktır.
    Sonuç olarak Avrupa Yeşilleri için, Türkiye’nin Avrupa’nın geleceğindeki rolü, Türkiye’de birlikte siyaset yapmak için kimlerle çalışabileceğine ve islamafobi kadar dindarlık konusunda alacağı tavra bağlıdır.
    Kadir DADAN
    31 Ekim 2014
    Geçtiğimiz 23 Ağustos Pazar günü Fener Rum Patrikhanesi, Kapıdağ yarımadasının ormanlarının ortasında yer alan yıkık Kirazlı Manastırda Şükran Ayini düzenledi. Geçen yıl sembolik olarak yapılan ayin, bu kez Erdek’ten mübadele ile ayrılmak zorunda kalan Rumların yanı sıra, bölge halkının da katılımıyla oldukça kalabalık geçti.
    Tahrip edilen manastır binasının içindeki Kilise kalıntısında gerçekleştirilen ayin, çınar, kestane ve meşe ağaçlarının gölgesinde gizemli bir hava kazandı.
    Şükran(Evharistiya) Ayinleri, İsa’nın havarileri ile yediği son akşam yemeğinde onlara ekmek ve şarap sunup ekmeğin kendi bedeni şarabın da kendi kanı olduğunu ifade ederek, kendisini anmalarını istemesine atfen gerçekleştirilen, ayin sırasında sunulan ekmek ve şarap karışımı ile tanrıyla bütünleşmeye çalışılan ve vaftiz ayinlerinden sonra ikinci derecede önem atfedilen ayinler olarak tanımlanıyor.
    Benzer ayinlerin daha önceki çağlarda kurban eti ve kanı ile gerçekleştirildiği arkeolojik belgelerden çıkan bir gerçek. Özellikle tekrar dirilişin sembolü olan şarap ve oyun tanrısı Dionysos adına düzenlenen ayinlerde, dualar ve ilahilerle tanrının bir parçası haline getirilen kurbanın etinin yenilmesiyle tanrısal güç olan ölümsüzlük ve yeniden diriliş yeteneğinin kazanıldığına inanılırdı.
    Yaklaşık beş yıldır Ocaklar’da düzenlediğimiz Toprak Ana ve Güneşin Sofrası etkinliklerinin de, temel sunuların değirmen unundan yapılmış ekşi mayalı ekmek ve ev yapımı şarap olmasının, bir tesadüften öte bu gıdaların ekolojik değer olarak varlığını ve önemini korumalarından kaynaklandığını düşünüyorum. Keza birlikte sofra kurmak ve birlikte kaldırmak anlayışının da, kültürel olarak hala geçerli ve değerli olduğu da söylenebilir.
    Öte yandan bu tür insan yerleşimlerinden uzak, doğanın içindeki manastırların ya da Anadolu kültüründe dergâhların, bir içe dönüş, dünyaya ait işlerden el çekiş, kötü davranışlardan arınmayla tanrıya ulaşma arzusunun mekanları olduğunu gözden kaçırmamak gerek.
    Bu kültür, özünde tanrının varlığını bütün evrene yayan, dolayısıyla içinde yaşadığı doğa ile tanrıyı eşleyen, ölümle birlikte tanrıya kavuşulan inanışlarla yakınlaşır.  
    Biz de farklı inanışlara sahip olsak da Ocaklar’da yaşayan dostlarla birlikte, ekolojik mirasını devraldığımız insanların torunlarına ve onların inanışlarına saygının bir gereği olarak, ayine katılanlara, Paşalimanı Adasındaki Ada Karası üzümlerinden geçtiğimiz yıllarda ürettiğimiz şaraplardan sunduk. Ayini yöneten Patrik Bartholomeos bizzat teşekkürlerini iletti.  
    Gelecek yıl, aynı dünyanın içinde farklı kültür ve inanışların birlikte yaşayabileceğinin kanıtlarını geliştirmek için daha hazırlıklı bir çalışma yürüteceğiz.
    Kadir Dadan
    2 Eylül 2015

    Dr. Kadir DADAN

    Doğa, Emek, Barış ve Demokrasi için mücadeleye devam

    Sosyal Medyada Ben

    © 2023 Tüm hakları saklıdır. Sayfa içerikleri izinsiz yayınlanamaz. Dr. Kadir DADAN