Want to Partnership with me? Book A Call

Popular Posts

No Posts Found!

Dream Life in Paris

Questions explained agreeable preferred strangers too him her son. Set put shyness offices his females him distant.

Categories

    Edit Template

    Burhanettin Soydan Söyleşisi

    Burhanettin Soydan'la Söyleşi

    BURHANETTİN SOYDAN’LA SÖYLEŞİ – BÖLÜMLENMİŞ
    GİRİŞ
    Erdek Körfezi Dayanışma Platformu olarak, önümüzdeki dönemde Erdek’in geçmişi hakkında tarihi kişiliklerle yaptığımız söyleşilerimizi kamuoyu ile paylaşacağız.
    Böylelikle geleceğe ilişkin  yaşam tercihlerimizi belirlerken, geçmişten gelen ve gelecek kuşaklara taşımamız gereken kültürel değerlerimizin ve doğal varlıklarımızın daha fazla farkına varmayı başarabiliriz.
    İlk konuğumuz olarak yaşı ve konumu gereği Burhanettin Soydan’ı belirledik. Söyleşilerin bir kısmını gerçekleştirdik. Bir kısmı ise yayımlama sırasında devam edecek. Gösterdiği ilgi ve konukseverliğe teşekkür ederiz. Haftada bir bölüm olarak yapacağımız yayınlar konusunda görüş ve önerilerinizi bizlerle paylaşırsanız seviniriz.
    Dr. Kadir Dadan
    Erdek Körfezi Dayanışma Platformu Sözcüsü
    BİRİNCİ BÖLÜM – AİLE KÖKENİ
    Burhanettin bey, bize bu fırsatı verdiğiniz için öncelikle çok teşekkür ediyoruz size. Aile kökeninizden başlayarak sizi tanıyabilir miyiz? Buyrun…
    Aile kökenim Bozoklu Han’dan geliyor. Bunları bana annemin dayısı anlattı. Çok okumuş, kültürlü biriydi. Osmanlılar Anadolu’da yokken, Bozoklu Han’ın yedi tane oğlu oluyor. Vırsk Han, Kasun Han, Yoregür Han, Pranko İsa Bey, Koç Demir Han, Ozar Han, Gündüz Alp Han. Diğer oğullarının adı Türk adı ama Pranko İsa değil, sebep? Sebebi şu, bu altı oğul Hazar kıyılarından geliyor İslamiyetin tesiri altında. Pranko İsa ise Bizans İmparatorluğunda vazife alıyor. Bunlar muharip insanlar ya! Ve ismi Pranko İsa bey oluyor. Pranko İsa Bey’in oğlu Gazi Evrenos Bey. Evrenos’u Rum ismine benzetenler var. Rum ismi değil, Türk ismi ama Rum tarzında. Burada Rumca bilen Girit’ten gelen dostlarım vardı. Mesela Hüseyinol, Hasanol. İsmin arkasına bir şey katıyorlar. Bu isimde bizansın tesiri altında kaldığı için Evrenos, aslı Evren malumunuz Türkçe. Evrenos diyorlar. Ve Pranko İsa bey Bizansa hizmet edince Hristiyan oluyor. Dolayısıyla Evrenos Bey de Hristiyan olarak doğuyor ve sonrasında müslümanlığı kabul ediyor. Evrenos Bey Bizans’ın Bursa Kalesinin komutanıdır. Orhan Gazi Bursa kalesini çeviriyor, kuşatma altına alıyor.  Evrenos Gazi bakıyor “Bunlar Türk mü?” diyor. Bakıyor Orhan Gazi, Türk. “Açın kapıları” diyor, savaşmadan Bursa kalesini teslim ediyor ve kendisi de müslüman oluyor. Ondan sonra da Osmanlının bütün ilerlemelerinde büyük çabası, çok büyük hizmetleri var. Çok uzun yıllar yaşamış(rivayet 120 yaşına kadar) bir kişi olduğu için, düşünün 80 yaşında hacca gidiyor. 80 yaşında bir insanın 81’i görüp görmeyeceği belli değil. Ama er geç gidiyor. Çok tecrübeli olduğu için her padişah harp divanında konu konuşulduktan karar verilirken soruyor “Koca Evrenos tedbir nedir?” “Sultanım hucümdur” “Tamam” O onayladıktan sonra taktik hücum oluyor. Birçok meydan muharebelerinde yaşı dolayısıyla onun görüşü alınıyor.
    Sizin Ana tarafı yoksa baba tarafı mı Gazi Evrenos Bey’den geliyor?
    Ana tarafım. Baba tarafım ise Gazi Evrenos Makedonya’yı fethettiği sırada çok güvendiği bir komutan varmış Ali Bey isminde. Karamanlı Ali Bey. Rumeli futuatında Kara Feriye kalesini alıp kaleye Türk askerlerini koymuşlar. Selanik’i kuşatmış ordu. Ordu Selanik’i kuşattığında Kara Feriye kalesinin ele geçirildiğini Türk askerlerinin öldürüldüğünü haber veriyorlar. Gazi Evrenos, bulunduğu Yenice’yi terk edemeyeceği için güvendiği komutan olarak Ali Beyi çağırıyor ve “Git Kara Feriye kalesini geri al, bayrağımızı göndere çek!” diyor. Ali Bey “başüstüne” deyip süvarilerle gidiyor, kaleyi geri alıyor, Türkleri öldürenleri cezalandırıyor ve haber gönderiyor.  Ulak haberi verince Gazi Evrenos “bilirim, bilirim Ali koçtur” diyor. O zaman namı Koç kalıyor. Hangi Ali bey? Koç Ali Bey. Fakat biz Koç soyadını alamadık. Kasap bizden evvel davranmış. Onun üzerine Soydan ismini almış babam. Babam Mehmet Selahattin’in annesi Evrenoszade. Koç Ali Bey, Evrenos Gazinin çok sevdiği bir komutan olduğundan sürekli kız alıp, kız vermişler.
    Dedenizi biliyormusunuz?
    Bilmiyorum. Ancak Ana tarafımın burada(Soyağacı) var. Neden biliyor musunuz? Evrenos Gazi şehzade sünnetinde bir tepsi altın, bir tepsi gümüş para hediye etmiş. Sünnete davetli Mısır Sultanı sormuş bunu hangi padişah gönderdi. Padişah değil Osmanlı’nın serhat komutanı Evrenos Gazi demişler. “Ooo” diyor “Serhat komutanı bu kadar zenginse, sizin padişah ne kadar zengindir kim bilir?”. Bunun üzerine hoşuna gidiyor padişahın Mısır Sultanının verdiği 40 tane arap kısrağını, Evrenos Gazi’ye, Evrenos Gazi’nin hediyelerini de Mısır Sultanına verdiriyor. Bunun yanı sıra soruyor Evrenos Gazi’ye dile benden ne dilersin diye. Evrenos Gazi de evlatlarımın bahtını dilerim diyor. Padişah emir veriyor, Evrenos Gazi soyundan gelen erkekler irada bağlanıyor. Bunun için kayıt edilmiş. Böylece aile kız alıp kız vererek babamlara kadar geliyor.
    Türkiye’ye geldikten sonra orada kalan ya da Türkiye’ye gelen Evrenosoğlularla bir temasınız oldu mu?
    Amerika’da çok zengin olan bir kişi, biz tanımıyoruz. Evrenos Gazi hakkında bilgi toplamaya başlıyor. Sonra bir kitap yazmış, bende var. Evrenos’un bütün hayatı. Evrenos Gazi, çok hayırsever bir insanmış. Selanik’te han yapmış, hamam yamış, bilmem ne yapmış, büyük hizmetler var.
    İKİNCİ BÖLÜM – MAKEDONYA’DAN ERDEK’E GELİŞ
    Anne ve babanız nasıl tanışıp evlenmişler?
    Bu iki aile çok kız alıp verdiği için, bizimkiler de öyle. Makedonya’da evlenmişler. Ablam Selanik’te dünyaya gelmiş. İsmi Revrak. Benden dört yaş büyük. Aile buraya gelince ben İstanbul’un Kurtuluş semtinde dünyaya gelmişim. Ben Türkiye’liyim.
    Ailenizin Makedonyadaki işleri neydi? Buradaki gibi çiftlik miydi?
    Annemin babadan kalan çiftliği vardı. Babamın üç tane çiftliği varmış. Üç ayrı yerde ziraatla uğraşıyormuş. Arpa, buğday, mısır vesaire. Öyle zeytin meytin yok. Bu çiftliklerin beyi babam. Beyliğin yanı sıra Osmanlı’nın verdiği görevleri yerine getirirmiş. O zaman Abdülhamitin bir siyaseti var. Rum eşkiyayı Bulgara, Bulgar eşkiyasını Ruma kırdırmak. Böylece Balkanlarda hakim olmak. Ama Avrupa’nın baskısı ile bu bir oyun denmesin diye, bazı arazi sahibi beylere silah ve silahlı insan kullanabilirsin yetkisini vermiş. Anne tarafımın çiftliklerinde Yunan eşkiyası barınıyormuş. Bazı çiftliklerde de Bulgar eşkiyası barınıyormuş. Avrupa’ya karşı Abdülhamit bu eşkiyaları gerekçe gösterip bunlarla baş edemiyoruz, bizim eşkiyalar da var baş edemiyoruz diyormuş. Babam silahlı adam bulundurma yetkisine sahip beylerden biriymiş. Bulduğu yerde Yunan eşkiyasını da Bulgar eşkiyasını da öldürüyormuş. Düşman çok. Çiftlikler arasında dolaşıp şaşırtma yapıyormuş. Hazırlanın dermiş adamlarına ama harekete geçmezmiş. Gece geç saatte görünmeden harekete geçermiş yakalanmamak için. 
    Mübadele sonrası İstanbul’a nasıl geldiniz?
    İstanbul’a gelince babamlara mübadele gereği Makedonyadaki toprakları karşılığı han veriyorlar. Benim babam hancı değil ki. Hamam veriyorlar, hamamcı da değil ki. “Ben ne anlarım apartmandan, ben ziraat yapabileceğim rüzgar estiği zaman deniz dalgası gibi dalgalanan arpa buğday tarlaları istiyorum” diyor. Ama tabii İstanbul’da böyle bir şey yok. Demişler ki “Rumlara ait olup mübadil Türklere verilmeyen bir yer bulun, bir dilekçeyle başvurun talebinizi yerine getirelim”. Ama arıyor babam bulamıyor.  Aydın’a kadar iki kere gidiyor, uygun bir yer bulamıyor. Aydın’dan bir dönüşünde trende yan yana oturduğu kimseyle sohbet ederek geliyorlar. Bandırma’dan İstanbul’a geçecekler. Vapur dört saat sonra kalkıyor, bu arada geziyorlar, kimi meyhaneye gidiyor, kimi kıraathaneye gidiyor. Sohbet ettiği adam, “Beyim burada Erdek diye bir yer varmış. Çok güzelmiş. Biz üç kişi bir araba tuttuk. Sende gel iştirak edersen, bir gidelim bakalım, bir kahve içelim.”demiş. Babam peki demiş, ilk olarak Erdek’e böyle gelmiş. Sahilde kahve içmiş, çok hoşuna gitmiş. Kahveciye demiş “Evladım burada hiç muhacir var mı?”. Kahveci demiş “Amca bu mahalle olduğu gibi muhacir.”. Babam “bulabilir misin bir muhacir konuşalım” demiş. Kahveci hemen kahvenin arkasından bir muhacir getirmiş. Muhacir babamı görünce hemen eline sarılmış, öpmüş. Meğer Makedonyadaki adamlarından biriymiş. “Beyim bizi nasıl buldun, iyi ki buldun” demiş. Tesadüftü, kim var, kim yok falan filan, falanlar şu köyde, filanlar bu köyde derken babam demiş “bir gün özel olarak geleceğim, burada kalacağım durumu görüşmek için” o kahveyi içtiğinde zaten karar vermiş Erdek’e yerleşmeye. Ama istihkakı olan araziyi bulmakta zorlanmış. Ennihayet burasını bulmuş. Burasını küçük zeytin veriyor diye kimse istememiş. Küçük ama yağı çoktur demiş kabul etmiş. Buna rağmen tam hakkını alamamış. 400 bin liralık hakkı yer bulamadığı için heba olmuş.
    Peki siz hiç Vodina’ya ziyarete gittiniz mi?
    Gitmedim. Bir gün kapı zili çalındı. Erdek’te dört dönüm bahçe içinde çok güzel bir ev yaptı babam. Orada oturuyoruz. kalktım gittim baktım bir bey. “Evladım Gazi Mehmet Bey’in evi burası mı?” dedi. “Hayır amca bu ev Vodinalı Mehmet Bey’in” dedim. “Bana böyle tarif ettiler” dedi, döndü. Kapattım kapıyı döndüm babamın yanına, babam sordu “kimmiş oğlum” diye. “Baba Gazi Mehmet Bey diye birisini arıyorlarmış, yanlış yer” dedim. Babam, “hay aksi git koş çağır” dedi. Koştum peşinden, çağırdım. Babamı görünce birbirine sarıldılar, meğer gençlik arkadaşıymış. Ben bilmiyordum. Babama Makedonyada Gazi Mehmet Bey diyorlarmış. Oturdular konuştular. Adam sordu gittin mi Makedonya’ya diye.  Babam dedi ki, “Ne gideceğim, babamın mezarını kerhane yapmışlar, anamın mezarını meyhane yapmışlar, onu mu göreceğim? Lanet olsun, gitmedim, gitmem”. Ben de hiç gitmedim. Seferler oldu ama gitmedim. Gitsem evini bile bulamam, bilemem. Eskileri bulmak lazım, eskiler de ya var ya yok.
    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM – ÇOCUKLUK VE OKUL YILLARI
    Akrabalarınız peki, annenizin, babanızın kardeşleri, onlar neredeler?
    Hepsi buraya geldiler. Çoğu vefat etti. Amcamın çocukları var, dayımın çocukları var. Bunlar İstanbul’a yerleştiler. Kimi ev aldı. Kimi han aldı. Ben İstanbul’u bilmem tabii. Çocukken gelmişiz, ben burada büyüdüm. Bir, bir buçuk yaşında iken gelmişiz. Kimse inanmıyor ama ben bir yaşımda neler oldu, nereye gittik biliyorum. Anneme söylediğim zaman, annem “a olur mu? nasıl hatırlarsın?”. Anlatınca şaştı bu sefer. İlkokula burada gittim. Ortaokul ve Lise’yi İstanbul’da okudum. Yatılı olarak Boğaziçi Lisesinde. Özel okul. Arnavutköy ile Bebek arasındaydı. Resime istidatım vardı. Ressam Naci Kalmukoğlu da dayımın arkadaşı idi. Resim yaparken ben seyrederdim. Ama tembihliydim, sakın konuşmayayım. Kafası dağılmasın diye. Liseyi bitirdikten sonra askerliğimi yaptım. Güzel sanatlara yazıldım. Başlayabilmem için usulen bir imtihan olacak. Pazartesi günü. Hergün de vapur yok. Babam git demedi diye gitmedim. Gemi kalktıktan bir saat sonra babam dedi “evladım sen imtihan için İstanbul’a gitmeyecek miydin?”. Çok üzüldüm, çıktım dışarı ağladım. Erdek iki kere yangın görmüş. Her taraf çukur. Kör kuyu. Berbat bir vaziyette onun için annem dışarıya beni yalnız bırakmazdı. Bu çukurlara düşerim diye. Bakkala sigara almaya giderken bile beni kucağında gezdirirdi. Bakkal derdi bir kuş resmi çiz vereceğim, yoksa vermem. Kalemi kağıdı elime verirdi, kuş resmi çizerdim. Arkadaşı ile konuşmaları hala kulaklarımda. Bu kadar küçük çocuk nasıl kuş resmi yapabiliyor, Allah vergisi diye söylenirdi. İnanıyorum ki okulu bitirseydim bugün şöhretli bir ressam olabilirdim. Nasip değilmiş. Babam sonra bir gün çağırdı beni “Bak evladım, bir babanın vazifesi evladını okuyabildiği kadar okutmaktır. Ama benim içimde bir his var ki, iki sene daha ya yaşarım, ya yaşamam. İstedim ki sağlığımda çiftliği idare etmeyi öğren. Onun için seni yollamadım”. Ben de “kısmet böyleymiş baba”dedim ve 25 kişinin çalıştırdığı bu çiftliği, hiç kimsenin kalbini kırmadan, üzmeden, hepsine işini bıraktırdım, elime aldım ve ihya ettim çiftliği. Çiftlik azami dereceye çıktı. Sonra gün geldi idareyi yeğenime bıraktım, o da öğrensin diye. Ama yapamadı, asgariye indi. Şimdi perişan haldeyiz. 
    Okul arkadaşlarınızdan tanınmış kimse var mı?
    Rauf Denktaş, Zeki Müren. Belediye reisliği yapan üç dört kişi var. İyi bir okuldu. Hocaları çok iyiydi. Hepsi konularında tanınmış kiişilerdi. Hıfzı Tevfik diye bir müdürümüz vardı. Ödü kopardı herkesin. Benim hocalarımdan bir tanesi Nihal Atsız’dır. Nihal Atsız’ın gözde talebesiydim. Şiir yazmayı o öğretti. Gayet efendi bir insandı, son derece düzgün bir insandı. Kulaklarımdadır sesi;”Evladım, Gaziantepli misin Kürt derler. Rizeli misin Laz derler. Göçmen misin dönme derler. Yok böyle bir şey. Türkiye hududları dahilinde herkes Türk’tür.” Sık sık sınıfta bunu söylerdi. Talebelerden “Hocam, benim babamın annesi Bulgarmış. Şimdi ben Bulgar mıyım?” Oda derdi ki; “Evladım bir bardak suya, bir damla şurup koysan şerbet olur mu?” Çocuk tereddütte kalır, olur mu desin, olmaz mı desin. Devam eder; “Olmaz değil mi, Olmaz! Sen de Bulgar olmazsın!”
    Sonra biraz da yaramazlık taraflarımı anlatayım. Babıalide kitapevi olan bir kitapçı vardı. Ara sıra gazetelere yazı yazardı. Bilhassa sosyal olayları yazan bir gazetede ismi şimdi aklıma gelmedi. “Safkan atlarla, itlerde aranır. İnsanda safkan yoktur. ” diye bir yazı. İki arkadaş aldım. Gittik kitapçıyı bulduk. Falan beyle görüşmek istiyoruz dedik. “Benim” dedi. Arkadaşımın biri çekti bir temiz dövdü. Ben değil, arkadaşlar dövdü. Ben idare ediyorum. Dövdük adamı niye böyle yazıyorsun diye. Ne demek safkan olmaz, safkan halis Türküz. Böyle, sonra Ulus gazetesi vardı. Türkçüler aleyhine yazı yazarlardı. Öyle misin? Gittik. Yağcılar’da. Haliç’te. Karargahımızı kurduk. Geceyarısı saat bir ile iki arası bizim ekip gitti. Tan Matbaasının camlarını indirdi. Ben idare ettim onları. Sonra durmuyorlar yine yazılar devam ediyor. İkinci kez indirdik camları. Bu sırada yangın olmuş orada bir yerde. Yangına giden bekçiler bizim bir arkadaşı yakalamış yangını çıkaran bu diye. Suçüstü yakalandık. Biz mahkemeye verildik. Sabah emniyet müdürünü araya koyduk. Dedik davadan vazgeçsinler. Tan matbaasının sahibi dedi ki, 3 camın parası 250 şer liradan toplam 750 lira yatırsınlar davamızı geri alırız. Biz talebeyiz, sıktık kendimizi şöyle böyle zorlan 250 lira bir araya getirdik, 500 lira eksik. Adanalı bir arkadaşımız vardı. Gördü sıkıntımızı. “Ne o yahu canınızı ne sıkıyorsunuz, haber yollarım şimdi 500 lira gelir.” O getirdi de kurtulduk dava açılmasından.  
    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM AİLE VE VAKIF KURMA KARARI
    Ablanızdan devam edelim. Ne söylersiniz ablanızla İlgili.
    Ablam Erdek’te ilkokulu bitirdikten sonra Kadıköy’de Fransız Kız Lisesine gitti. Bir yıl sorunsuz okudu. İkinci sene devam ederken kıyafet kanunu çıktı. Oradaki hocaların hepsi dini terbiye görmüş insanlardı. Mesela kadınları saçlarını uzatmaz, keserlermiş. Onlar normal elbise giymeyi reddetmişler. Hükümet de ya kanuna uyarsınız, ya da kapatırım okulu demiş. Uymadılar kanuna, kapattılar okulu. Bu nedenle bir buçuk sene okumuşluğu var ablamın, sonra okumadı. Başka liseye geçmedi. Zamanı gelince evlendi. Taviloğlu diye bir aile var, Karadenizli. Şöyle anlatayım. Bizim serdengeçti gençlerimiz işgal zamanında İstanbul’da silah deposunu basıyorlarmış, bir takaya koyup Anadolu’ya yolluyorlarmış. O taka sahibi Taviloğlu ailesindenmiş. Ama memleket aşkından mı yaptı, kabadayı zorundan mı yaptı bilmiyorum. Devlet bu hizmetine karşılık, Taviloğullarına iki üç tane eski gemi vermiş. Nakliyecilik yapıyorlar. Zonguldak’tan kömür taşıyorlar vesaire. Bir ara hükümet Yunanistan’a erzak yolladı. Yunanlılar aç, kıtlık var. Kurtuluş isimli bir gemiye yükledi. İstanbul’dan hareket etti gemi. Marmara açıklarından geçerken, kaptan içkiyi kaçırmış biraz, koca Marmara adasını görmeyip, toslamış kayalıklara, battı. İçindeki zahirat hepsi gitti. Mahkeme suçunu tespit etmek için dava açtı. Hangi mahkeme Erdek Mahkemesi. Çünkü Erdek’e bağlı Marmara. Marmara’da batan geminin davasını takip etmek üzere sonradan enişte olan Ömer bey Erdek’e gelip gidiyormuş. Birgün savcıyla gezerken karşılaşmış ablamla, “kim bu güzel kız?” diye sormuş. Savcı da “Bu Erdek’in en zengini Mehmet Bey var, eski insanlardandır onun kızı” demiş. Gelip istemişler, babam da vermiş.
    Anneniz ile ilgi anılarınız nelerdir?
    Annem, çok fedakar bir insandı. Analığın bütün vasıflarını ihtiva eden bir insan. İstanbul’da Kadıköy’de Caferağa Mahallesi Hacı Şükrü Sokağı bir ve beş numaralı evlerde oturuyoruz. Bir numaralı ev Amcamın, Beş numaralı ev halam, büyükannem ve babamın. Amcamın evi ile yan yanayız. Arada bir kapı açtılar, iki ev birleşti. Dışarı çıkmadan biz onlara, onlar bize gelirlerdi. Ben hatırlamıyorum tabii ben kucaktayım, ablam üç yaşında. Amcamın kızı verem olmuş, vefat etmiş. Verem annesine geçmiş, babasına geçmiş, onlar  da hastalanmış. Annem korkmuş. Babam Erdek’te yer bakarken annem de arkasından ablamı ve beni almış yanına, gelmiş buraya. Babam annemi karşısında görünce şaşırmış, “Ne geldiniz buraya? Daha bir yer bulamadık, sokakta mı yatacağız?” diye söylenmiş. Erdek’te o sırada yanmış yıkılmış, sağlam kalan bir tane iki odalı ahşap ev var. Annem demiş “Çadır bul, çadırda yatarım, ama çocuklarımı hasta olmasına müsade etmem.” Babamın adamlarından birini evinde misafir etmişler bizi. 40 gün orada kalmışlar, sonra zar zor bir ev bulmuşlar, onu biraz tamir etmişler, yerleşmişler. Ben İstanbul’da doğdum, burada büyüdüm. Annem tam bir anaydı, Allah rahmet eylesin.
    Şimdi şuna geleyim aile içinde bazı anlaşmazlıklar oldu. Yeğenimin babası enişte, kolej bitirmiş bir insandı ama olgunlaşmış bir insan değildi. İstedi ki bütün malın üstüne otursun. Benim evlenmeme mani oldu, benim malımda onlara kalsın diye. Ve bir gün sözle müdahale ettim. Burada beni anneme şikayet etti. Beni onsekiz sene Ankara’da ağırlayan, yatıran, kaldıran, yemek yediren, misafirime ziyafet çeken bir aile dostum vardı, yazları buraya gelirdi, zaten burada tanışmıştık. Arkadaşım vefat etti, yenge dul kaldı. Onunla evlenirim korkusu harekete geçirdi bunları. Her sene olduğu gibi, burada bir ev yapmıştım iki odalı, orada kalıyorlardı. Enişte korkmuş evlenirim diye. Anneme sormuş “Ne olacak şu Durşen meselesi” dedi. Cevabını verirdim ve Erdek’in “e”sini söyleyemeyecek hale getirirdim. O gücüm vardı. İki ayağına iki kurşun sıkardım, Erdek’e gelirsen bir daha gebertirim derdim. Erdek yasak sana, gelmeyeceksin diyerek kovabilirdim. Ama bu herif ablamın kocası. Sevdiğim yegane varisim olan Refi’nin babası. Hem ablamı kaybedeceğim, hem Refi’yi kaybedeceğim. Ne yapayım? Karar verdim. Ben bu çiftliği alın teri ile bulmadım. Babamdan, anamdan buldum. Çiftliği sahibine iade edeceğim. İnsanların ızdırabını dindirecek tesisler, huzurevleri, hastaneler, vakıf evleri yapmak kaydı ile bir vakıf kuracağım. Mehmet-Zati Vakfı. Allaha şükür kurdum. Huzurevini işletecek insan da buldum. İki Burhan kafa kafaya verdik, huzurevini yapacağım diye. Ama gelin görün ki hükümet ruhsat vermiyor. Ama diş söker gibi yapacağız. Biraz zaman kaybı, biraz da nakit kaybımız olacak, olsun. Dediler ki huzurevini sen yapıyormuşsun, hayır benim değil, Mehmet bey ve Zati Hanım yaptırıyor. Mehmet-Zati Vakfı, Mehmet-Zati Huzurevi olacak. Yarın hastane yapacak duruma gelirse, Mehmet-Zati Hastanesi olacak. Ben sadece vasıtayım. 
    BEŞİNCİ BÖLÜM ÇİFTLİK İDARESİNİ ELE ALIŞ
    Çiftliğin idaresini ele aldıktan sonra neler yaptınız?
    Ben Cumhuriyet Halk Partiliyim. Biraz siyasete bulaşmış bir insanım. 35 aileye taksim etmişti babam burasını. Kimine 300 ağaç, kimine 1000 ağaç, nüfusuna göre. Yarı yarıya ortakçılık, hem onlar geçiniyor, hem biz geçiniyoruz. Nihayetinde ben okula gitmeyip burada kalınca, çiftliğe verdim kendimi. Gençliğimde bir tane aşk romanı okumamışımdır. Hep ziraat kitapları, hayvancılık kitapları. Çiftliği modern bir şekilde işletmek için, 35 ailenin elinden alıp tek bir elden işletmek lazım. Hoyrat bir insan olarak, “bir daha ortakçılığa vermiyorum” diyebilirdim. Ama kalpleri de kırmak istemedim. Topladım 35 aileyi buraya, “Ağalar, evvela bu meraya şimdiye kadar baktığınız için sizlere teşekkür ediyorum, hem siz ekmek yediniz, hem de biz ekmek yedik. Allah razı olsun. Ama sorarım size otuz senedir bizleri besleyen bu topraklara bir kaşık gübre attınız mı?” dedim. “Vallahi beyim doğrusunu istersen atmadık” dediler. “Şimdiden sonra parasının yarısını siz vereceksiniz, yarısını ben, gübre atacaksınız.” dedim. Bir kısmı “biz ortakçılığı bırakalım, biz gübre parası veremeyiz.” dedi. Siz bilirsiniz dedim, yarısı çıktı yarısı kaldı. Onları nasıl çıkaracağım? Gene topladım dedim “arkadaşlar, şimdiye kadar nasıl kazdınız, pullukla. şimdiden sonra kazma ile kazacağız.” Geri kalanın hepsi “kusura bakma dediler, biz kazamayız, çıkıyoruz.” dediler. “Siz bilirsiniz, şimdiye kadar çalıştınız, Allah razı olsun.” dedim kimseyi kırmadan çıkardım. Ve ben bu 1000 dönüm araziyi senede iki defa kazma ile kazdırdım. Öyle baktım ki mahsul çıktı iki misline, üç misline. Başarılı oldum ama, Allah rahmet eylesin babam her şeye çok karışırdı, her şeye ama. Bir yere gideceğim hemen sorar “nereye?”. Bir gün yine oturuyoruz kalktım tuvalete gideceğim. Yine “nereye?” diye sordu. “Baba, tuvalete gidiyorum onun için de izin alayım mı?” deyince başladı gülmeye. Sabah ata binip geliyorum çiftliğe, akşam geç vakte kadar işin başındayım. Buraya ne yapayım, şuraya ne yapayım? Burada kiraz bahçesi olsun, şuraya dört tane zeytin fidanı dikeyim diye uğraşıyorum. Babam “ne gidip geliyorsun böyle?” diye sordu. Ama kitapta okuyorum, kitapta okuduklarımı uyguluyorum. Babamın hasret kaldığı şey; binlerce dönüm arazi buğday ekilmiş mesela, rüzgar estiği zaman dalgalanacak, o da keyif duyardı. Öyle arazi yok ki. Burada zeytin var, başka bir şey yok. Arazide makilik bir yer var. Babamın eski arkadaşlarından, Makedonya’da Rumlara, Bulgarlara karşı eşkiyalık yapanların reislerinden birinin çocukları Samsun’a gitmişti, orada barınamamış, buraya geldiler üç erkek evlat. Babam burada onlara yer gösterdi zeytinlik ile meşgul oluyorlar. O makilikte bir dönüm yer açmışlar. Buğday ekmişler. Tohumluk ektiği beş kiloyu alamamışlar, iki kiloda kalmış. Ben de atlan gezerken çiftliği, at birden tökezler gibi oldu, öyle kaldı. Bir baktım atın ön ayağı kol boyu çukura girmiş. Hemen atladım aşağı eyvah dedim ayağını kırdık hayvanın, yaşamaz. Çıkardım çukurdan baktım kırık yok. Neymiş bu çukur dedim içimden, baktım suların açtığı bir çukur. Bir de baktım toprağa, helva gibi bir toprak. Dedim ben burasını açayım, belki yüz sene çalışılmamış, ekilmemiş. Meşe ağacı bitmiş, oduncu kesmiş. tekrar filiz vermiş büyümüş, yine kesmişler, kök bu masadan büyük, ama üstünde iki tane dal var. Orasını temizleyeyim dedim. Sabahtan geliyorum akşama kadar ha gayret bir kökün çıkarılması için iki-üç kişi iki-üç gün uğraşıyoruz. Geç kalıyorum filan. Babam bir gün çiftliğin bekçisine sormuş “Burhan ne yapıyor, neden bu kadar geç geliyor?”diye. “Beyim bizim açtığımız yer vardı ya bir dönümlük, onun üstünü açıyor.” demişler. Babam da “E siz oraya ektiniz buğday olmadı, neden hala uğraşıyor?” deyince de “olmaz ama açıyor” demişler. Akşam eve döndüğümde babam dedi “Sen makiliği açıyormuşsun, orada bir şey olmaz” dedi. Baba dedim “niçin olmasın? toprak güzel, sağı zeytinlik, solu zeytinlik, ziraat olmazsa zeytin ekeriz neden olmasın?”. Babam “olmaz işte, olsa gavur ekerdi.”deyince, baba işte bir şey diyemiyorsunuz. Bir gün yine gece, saat birlere kadar kitap okurken, ziraat kitaplarında dört-beş satırlık bir şey diyor ki; makiliklerde yeni açılan tarlalar, asitli olur. Asitli toprağa, aside mukamevetli bir şey dikmezseniz mahsul alamazsınız. Mesela diyor açtığınız yeni tarlaya buğday ekerseniz hiç netice alamazsınız, ama aside mukavim yulaf ekerseniz iyi bir netice alırsınız ve ikinci sene buğday ekerseniz daha da iyi bir mahsul alırsınız. Okudum bunu. Hemen orada bir şey olmaz denen yere, ilk sene yulaf ektim, 40 çuval yulaf aldım. Ertesi sene buğday ektim. Babam sorarmış bekçiye nasıl buğdaylar diye, bekçi dermiş vallahi ne deyeyim beyim iyiye benziyor. Ben hergün geliyorum, babam Erdek’te. Bir gece döndüğümde “Nasıl oldu ektiğin buğdaylar?”dedi biraz dalga yaparak. Baba dedim hayatımda ilk defa buğday ektim bilmiyorum. Güzel mi, çirkin mi bilmiyorum dedim. Gelicem ben görmeye dedi. Olur dedim peki. Burada da benim gelip gittiğim bir at vardı, yüksek değildi. Ama babamı alıp gelicem sandalla, motorla. Geldik çiftliğe, atlara bindik geldik tarlaya. 40-50 sene ekilmemiş bir yer, bir yulaf ekildi, ertesi yıl buğday, başaklar böyle el gibi, babam atın üzerinde, atın göğsüne vuruyor böyle tak tak diye tarlanın içinde ilerlerken. “Evladım, destur. Bundan sonra sana hiç karışmayacağım, bu işi sen benden iyi biliyorsun, mera senin, ne istersen yap” dedi. Ondan sonra beşbin ağaç ektim, meyvelik yaptım, sebzecilik yaptım, herşeyi yaptım.
    Babam İstanbul’da rahatsızlandı. Beyin damarları tıkanmış. Değişik karakterde bir insandı. Benim Baki amcam dediğim, babama da dayı diye hitap eden İstanbul Boğaziçinde Sarıyer’de Tapu sicil muhafızı idi. Bir gün bana babamı şikayet etti; Burhancığım, dayı bey beni dinlemiyor, görsen boğazda şahane yalılar var, kayıkhanesi var, yok fiyata gidiyor, babana o kadar söylüyorum dayı al bir tanesini. Hayır diyor “Ahlı mal almam”diyor. Aldıramadım dedi. Ne yapayım, sen aldıramadın, ben nasıl aldırayım? Almadı. Bana  ders verirdi. Bir gün yine “evladım, bana 10 para ile birşey alır mısın?” dedi. Şaşırdım, “Babanem, zamanında 10 para ile bir kilo patlıcan alırım diyordu. şimdi bir şey alınmaz.” dedim. Bana “10 para diye hakir görme, bir altınmış gibi sıkı tut. Biriktir. Ama şeref ve haysiyetin bahis konusu olduğu yerde, 10 bin altını, 10 para gibi fırlat at! Hiç düşünme. ” dedi. Böyle terbiye ederdi, biz de kanun gibi bu terbiyeye uyduk. Burada çok güzel yerler satıldı. Babam da almak istiyordu, sahilde deniz kenarında. Fotoğrafçı ali bey vardı, ölünce oğlu para almak için, annesi ve kızkardeşine karşı izaleyi şuyu davası açmış. Babam da yer güzel diye müzayedeye katılmak için gitmiş. Kızcağız sokulmuş yanına, beyamca bizim kalacak yerimiz yok, sen alırsan açıkta kalırız, biz alalım demiş. Babam da şapkasını, bastonunu alıp çıkmış. Biraz sonra başlamış müzayede. Bir Erdek’linin savcı ile işi varmış. Savcının odası da müzayede odası ile yan yana. Odadan çıkınca yan odadan bağırtı duymuş “Yok mu artıran?”. Sormuş ne satılıyor? Fotoğrafçı Ali bey vefat etti, yeri satılıyor demişler. Çıkmış dışarı yolda Bandırmalı zengin Tatar Habibullah’a rastlamış. Satışı haber vermiş, 5 dönüm güzel yer, alıcı yok, adam bağırıp duruyor kaçırma demiş. Habibullah giriyor içeriye beş lira fazla veriyor alıyor yeri. Babam hep söylerdi “Na kafa, ne kaçarsın dur orda” derdi. Babamın insan karşısında çok tesirli bir konuşması vardı. Bağırarak da konuşurdu. Ödü kopardı herkesin. Dürüsttü. Erdek’te iki söylenti dolanırdı herkeste; “Denizde kum, Mehmet beyde para”. Denizde kum bitermi bitmez, Mehmet Beyde de para bitmez. Biri bu. Bir diğeri de “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti derse ki Erdek’e hastane yapacağım, inanmayın. Ya yapar, ya yapmaz. Eğer Mehmet Bey derse ki hastane yapacağım, olmuştur, olmuş!”. Böyle bir itibarı vardı. Beni de öyle yetiştirdi. Verdiğin sözü tut derdi. Bir gün Erdek’teyim öğle yemeğinde İstanbul’dan bir tüccar geldi. “Zeytin var mı?” dedi. Dedim var, olmaz mı kıyamet gibi, dört mağazam var dördü de dolu. Bakabilir miyiz dedi, hayhay gittik baktık. 5 tonluk bir zeytini beğendi. Ne kadar bu dedi. 95 kuruş dedim. Biraz ikram istedi, olur dedim 90 a vereyim. Tamam dedi, küfeleri hazırlayayım, adam bulayım yarın geliriz dedi. Döndüm Erdek’e bizimkilerin yanına nerede kaldın dediler, anlattım durumu. Dediler “Ağabey ne yapıyorsun, 110 kuruşa zeytin arıyorlar, yok, bulamıyorlar. Erdek’te zeytin yok.” Üzüldüm, 5 tonla çarp dünyanın parası eder. Akşam eve geldiğimde üzgün bir vaziyette “Baba bugün bir şey yaptım, zeytin 110 olmuş ben 90 a verdim. Babam “Evladım verdim dedin mi, dedin, hayrını görsün, hiç düşünme, sözün çıktı mı, bitmiştir” dedi. Biz böyle yetiştik, böyle büyüdük. Böyle adam arıyoruz etrafta ama, bulamıyoruz.
    ALTINCI BÖLÜM – YARIM KALAN OTEL İNŞAATI
    Bir otel yapmak istemişsiniz ama mühürlenmiş, engel olunmuş. Nasıl bir süreç yaşandı.
    Otel’in projesinin yapılması için ihaleye çıkardım. Beş şehir planlamacısı ve mimar iştirak etti. İki tane gencin hazırladığı projeyi beğendim. Onu kabul ettim. Sordum ne vereceğim, bileyim. Birincisi dedi ki “Bak Burhan bey, biz iki genç, birimiz mimar ve birimiz şehir planlama mühendisiyiz. Böyle bir teklif bir mühendisin hayatında ya bir kez gelir, ya da hiç gelmez. Biz genç yaşımızda bu teklifle karşılaştık o yüzden şanssısız. Ne verirsen razıyız. Yapacağız biz bunu. Öyle deyince enişte tüccar adam, Burhan bir dakka gel dedi. Enişte, ben ve arkadaşım Anıl yayınevi sahibi Burhan Bey bir araya geldik. Enişte dedi ki, “Burhan bunlar 20 bine dahi yapacak, açıkça söylüyor”. Ben de dedim ki “Teslim olana silah çekemem ben, bu adamlar teslim oldu. Ben onlardan istifade ederek bu işi yapamam”.  60 bin lira demişler ama 16 bine de razı olacaklarmış. Çünkü bu büyüklükte işi kaçırmak istemiyorlar. Ben de dedim teklifinizi kabul ediyorum, 60 binliraya. Ama inşaatı durdurdu belediye reisi. Neden durdurdu? 200 bin lira para ver dedi. Benim hem iyi hem fena bir yönüm var. Bir işi yapacaksam, ukelalık edip bu böyle olacak diyemem. Karnın mı ağrıyor? Üşütmüşmüsün? Bir aspirin al, gripin al demem, yok öyle. Doktora sorarım. Ne alayım diye. O ne derse onu alırım. O sırada üç misafirim var, üçü de hukukçu. Biri Aydın Aybay, o zaman doçentti, sonra profesör oldu, hukuk profesörü. Ben de çiftliği sürekli dolaşıyorum, şunu şöyle yapayım, bunu böyle yapayım düşünüyorum. Sıcak bir Ağustos günü, şu çınarın gölgesi şerbet gibi geldi. Ayrılamadım bir müddet oturuyorum, amelenin biri geldi. Bey dedi inşaatı mühürlediler. Kim mühürledi? Belediye! Sökün atın, devam edin dedim. Gittik baktım, iki tane tel, yenice paketine sarmışlar, mühürlemişler. Sahildeki üç hukukçu durumu gördü, sordular “Burhan bey ne yapıyorsun? Ateş elle tutulmaz, iki satır yazarız, çözeriz”dediler. Bunlar hukukçu biliyor diye düşündüm, dost olduklarına göre yanlış bilgi vermezler. Peki dedim, biz bir başladık yazışmaya, 18 yıl. 18 yıl yazdık durduk, yazdık durduk, yazdık durduk, biz düzelttik o bozdu, o bozdu biz düzelttik, biz düzelttik o yine bozdu. Sonunda davayı kazandım. Belediyenin tüm ileri sürdüklerini çürüttüm. Tamamen ruhsat vermeye mecbur ettim. Ama para bitti. Çimento torbası 90 kuruştu beş lira oldu. Fayansın torbası 2 kuruştu, 25 kuruş oldu. Gücümü aştı. Gücümü aşınca öyle yarım kaldı orası. Yani bu memleketin canına okuyan Ali (Haydar) Sarı’dır. Tesisi yapacağım zaman, dedim ki burası medeni bir yer olsun. Hata yapmayalım. Ne yapalım? Arkadaşımı aldım, Almanya’ya gittim. Neden? Çünkü tesis iki kısımdı, biri bize yani Türklere hitap eden kısım, diğeri Hristiyanlara hitap eden kısım. Gittik oraya ama benim lisanım yok, arkadaşımla bir seyahat acentasına gittik. Anlatmaya çalışıyoruz, nerden geldik, ne istiyoruz. Alman bir süre sonra güldü, çekmeciyi açtı, bir broşür çıkardı. Broşür Almanca yapılmış. Türkiye’de Erdek nasıl gezilir? Nerede yemek yenir? Nereleri görülür? Tarihi yerler nedir? Denize nerede girilir? Balık avı nerede yapılır? Hepsi Almanca yazıyor. Gelen turistlere veriyorlarmış. Adam da kendi evi gibi gelip, oteline yerleşiyor, istediğini yerine koymuş gibi buluyor. Böyleydi durum yani Türkiye’den ziyade Avrupa’da nam vermişti. Ama o hale geldi ki, Türkiye’de dahi silindi. Esas meseleyi söylersek, Erdek’in canına okuyan kimdir? Öğrenmek ister misiniz? Öğrenmek isterseniz Tapu’ya gidin. Şu ruhsatı kim verdi, şu ruhsatı kim verdi, göreceksiniz ki Ali Sarı, Ali Sarı, Ali Sarı. Erdek şehir planına bakarsanız göreceksiniz, bu sahil, bizim çiftliğin sahilinden, Erdek’e kadar olan yer(Çuğra), planda otel, motel, kamping yapılabilir, onun haricinde bir şey yapılamaz. Erdek’ten Bandırma’ya doğru olan sahil(Gedeve) ise müesseselere ait turistik tesis sahası diye yazar. O müesseselere burada(Çuğra’da) verdi, bakın hepsi müessese. Yetmedi apartman ruhsatı verdi, kamp ruhsatı verdi, ama otel yapacak bir tane yer kaldı, Agrigentonun yeri. O da mahdut(sınırlı,az) bir arazide. Ona göre de inşaat yaptı tabii. Bandırma tarafındaki bütün müesseselere verilmesi gereken yerlere de Askeri kamplar hariç ki oradaki bir arazime de el kondu. Otel yapmak niyetinde iken istimlak etti aldı orasını. Böylelikle otel yapılacak yerler müessese ve apartman oldu, kamp yapılacak yerler otel oldu.
    YEDİNCİ BÖLÜM – MÜBADELEDEN SONRA, TURİZMDEN ÖNCEKİ ERDEK
    Mübadele’den sonraki Erdek hakkında bilgi verebilir misiniz?
    Mübadele ile birlikte ilk gelen ve en büyük grup Giritlilerdir. Ondan sonra Karacaovalılar. Selanik köylerinden gelen Karacaovalılar. Selanikliler, Vodinalılar, Sırbistan’dan gelen Tikveşliler, bir iki hane de Arnavutluktan gelen. Bizden evvel Çerkezler gelmiş, Kafkasya’dan. Erdek’te çok az Türk nüfusu varmış. Bir iki kişi ile tanıştım eskilerden. Dedi ki “Ben gavurun birinci kazmacısıydım.” Bizim Türkler o zaman kaba işlerde çalışırlarmış. Ama Rumlar, şarap, likör, konyak, rakı gibi içki yapımında uğraşırlarmış. 5 tonluk, 4 tonluk, 3 tonluk fıçıları vardı meşe ağacından yapılmış. Biz şarap olmayınca onları zeytin tuzlamada kullandık. Erdek’in her tarafında bir karış toprak yokmuş asma olmadan. Hatta şöyle yaparlarmış, dağ eteğinde zeytini olan Rum, zeytinlikte işini görüp yemeğini yedikten sonra, alırmış çekiçlen keskiyi, granitten çözülmüş kisli toprakta bir küfelik çukur açarmış. Hendekleri açarken çıkardığı toprağı küfeye doldurur, o çukura döker ve ortasına bir çelik asma yerleştirirmiş. Dolayısıyla asma olmadık, bağ olmadık bir karış yer yokmuş. Ekseriyeti şarapa müsait olan üzümler, bir tanesi yerli Erdek cinsi olmak üzere. Üzümünü toplarmış, şarabını yaparmış. Araziyi de bu yüzden kazma ile kazarlamış, bağ olduğu için hayvan girmez, traktör girmez. Bağdan çıkardığı paraylan zeytine bakarmış, zeytinin geliri net olarak Rumlara kalırmış. Yani bağcılık ve zeytincilik beraber gidiyor. Yanlış iskanın neticesi buraya gelen insan, asma gördüğünde tüyleri ürperirmiş, bu gavur meyvesi, şarap yapılır bundan diye. Sanki pekmez yapılmazmış, başka bir şey yapılmazmış gibi. Bir çok mühacir şarap meyvesi günahtır, haramdır diye asmaları sökmüş, yakmış hepsini. Burada biz geldiğimizde bin dönümlük arazide bir buçuk dönümlük şarap yapılacak üzüm kalmıştı. Ona da bakan yok, iki üç sene içinde o da yok oldu. Erdek’teki Hristiyanlar çok çalışırmış, eşek gibi çalışırmış ama insan gibi yaşarmış. Erdek’te şimdi limanın olduğu yerde, iki sandalı yan yana koyarlarmış, üstlerine kalaslar bir zemin oluştururlarmış, denizde çalgı saz kumsalda eğlence yaparlarmış. Bir zeytin tüccarı ile ahbab olduk, benden zeytin alıyordu. O dedi ki “Ben gençliğimde İstanbul’da bir şarapçının yanında çırak olarak çalışıyordum. O derdi ki, “evladım şarabımız az kaldı, Erdek’ten gelen şarap motorlarını dolaş hangisi güzelse alalım”. Ben giderdim bakardım Mehmet Reisin motoruna. Üç kişi şarap getirmiş, birisi iki fıçı, birisi iki fıçı, birisi bir fıçı. Hepsinden tadardım, beğendiğimi alırdım. Ama almaya giderken dosdoğru yürüdüm, gelirken yalpalaya yalpalaya. Sarhoş olurdum. Çünkü bir motorda üç kişi var. Kaç motor var sayamazsın. O kadar çok şarap gelirdi Erdek’ten. Çok meşhurdu”. Paşalimanında iskan edilmiş başka bir mühacir bana anlattı; “Burhan bey, Adaya geldik, ben daha küçüğüm. 12-14 tane koyunumuz var. Biz bilmiyoruz zeytin ağacı ne, bir çeşit söğüt zannediyoruz. Koyunlar da yaprakları yiyor. Meyve zamanı geldi, siyah zeytinleri tadıyoruz bakıyoruz acı, kestik odun yaptık. Ne zaman ki tüccar geliyor alıyor bunları o zaman anladık Zeytin nedir?” Yani zeytin ve bağa yabancı olan, onun bakımını işlemesini bilmeyen kitlelerin buraya getirilmesi yanlıştı. Her taraf bağ, gavur memleketi, üzümden şarap olur aman demişler, ama satarsan para olur, düşünmemişler. Maalesef, bağların çoğunluğu sökülüp yakılmıştır.
    Başka neler varmış ekonomisinde?
    Bakın ilk mahsül böcek. İpek böceği. Kutudan çıktığında dut yaprağı yedirilir, 40 günde koza yapar, toplanır Bursa’ya satılırdı. Koza müzayedesi Bursa’daydı. 40 günde ilk mahsül alınıyor. Ardından meyve. Erik, kayısı, kiraz. Motorlarla dökme olarak gidermiş İstanbul’a. Arkasından karpuz. Ovaya düze ekilirdi, hasat zamanı sahilde motorlara yüklenmek üzere dağ gibi karpuz yığınları olurdu. Sığ olduğu için motor yanaşamaz, eşeklerin üstünde üç kişi denizin içinde, biri motorda, biri karpuz yığının başında iki elleri ile ikişer ikişer karpuzları birbirlerine hop hop atarak motora yüklerlerdi, oradan İstanbul’a. Yani böcek, meyve, karpuz, şarap, zeytin altı-yedi yerden gelir temin ederlermiş. Biz geldik asmaları söktük şarap gitti. İpek böcekçiliğini bazısı yapardı, bazısı yapmazdı çocukluğumda. Sonra yok olup gitti. Meyvecilik kalmadı. Antalya’da Portakal seyranı olurmuş, burada da Kiraz Seyranı olurdu. Üç gün sürerdi. Nerede oturuyorsunuz, misal Balıkesir’de. Ailecek gelirsiniz buraya pikniğe. Kaç kişisiniz yedi kişi. Yedi kişiye yetecek kadar ağaç benden kiralarsınız. Misal 25 lira. O gün toplarsınız tüm kirazı, yiyeceğinizi orada yer, kalanını koyar sepete Balıkesir’e götürürsünüz. Kiraz Seyranı her sene bu şekilde olurdu. Bir tane kiraz ağacı yok şimdi.
    Biraz da balıkçılık’tan bahsedebilir miyiz?
    Balıkçılık var dı tabii. Bilhassa Girit’ten gelenler bilirdi, yerliler bilmezdi. Bir Hasanyov vardı, öyle derlerdi. Ağları çekerken gelen ilk balığı çiğ olarak yerdi, uğur sayardı. Sardalya, kolyoz, palamuttan balık tuzlaması yapılırdı. Şarkılar olurdu, kızlar söylerdi; Kapı dibi aralık, nedir bu maskaralık, Erdek’in oğlanları, fıçıda kokmuş balık. Kızlar oğlanlara, oğlanlar kızlara söylerdi. Bir kız vardı, beni görünce; Bahçelerde iğde, dalları yerde, sancım tuttu ölüyorum, Burhan bey nerde? diye taş atarlardı bana. Amerikalılar bir teklifte bulunmuş, balığı kaya tuzu ile tuzlayın, senede ne kadar balık tuzlarsanız almaya hazırım, ama deniz tuzu ile istemem diye. Balık o kadar boldu ki her ev tuzlardı. Balık zamanı yolda, sokakta dolaşamazdınız. Her yere ip çekilmiş, balıklar asılıp çiroz yapılır. Eğilip birinin altından geçersiniz, bir başkası, onu geçersiniz bir başkası. Her evin önünde bir ip ve çiroz vardı. Şimdi tanesi yok. Çiroz diye bir şey kalmadı. Maalesef her yeri kuruttuk biz.
    Ormancılık nasıldı?
    Eskiden Bandırma ve Erdek’te kereste satan bir yer yoktu. Adam damını yapacak lata lazım. Ara mesafe uzunsa büyük, kısa ise ince. Ormanda bir adam vardı. 12 lik dedin mi, atın bir yanına 6 diğer yanına 6 tane alacak büyüklükte kütük keserdi. 4 lük dedin mi, 2 şer tane daha büyük kütük. Bir gün bu işi yapan adama dedim ki; “Yahu kese kese ormanı bitireceksin, yapma bu işi”. O da dedi ki; “Burhan Bey, Kapıdağ öyle münbit(verimli) bir yer ki, bir yerden dört tane ağaç kesersin, seneye aynı yerde sekiz tane ağaç bitmiş, merak etme kesmekle bitmez.” Hakkaten bitiremedi. Ondan sonra böyle şahsi ihtiyacı karşılayacak insanlar kalmadı. Noldu, Kömür madenlerine direk temin etmek için ormanı kestiler, gemiyle taşıdılar. Ama gene bitmedi, gene bitmedi. Erdek’in ormanı bir harika, ben Uludağ’ı da gezdim, hiç bir işe yaramaz. Uludağ’a tırmanmaya başlayın, sağ bakın, sola bakın. Çam, çam. Ortasına gidin, çam, çam. Tepesine gidin çam, çam. Burası öyle değil, ben jiple götürürdüm misafirlerimi. Bir girerdik meşe ağaçları, sağ taraf meşe, sol taraf meşe. Bir on dakika giderdik. Kavaklara geliriz, sağ kavak, sol kavak. Gürgene girerdik bir süre sonra. Gürgenden çıkar çama girerdik. Çamdan çıkar kestaneye girerdik. Envayi çeşit ağaç var. Hem ağaç bakımından, hem de ot ve çiçek bakımından. Çok çeşitli bitkiler var. Kestane mesela, eğer Kapıdağ’daki kestaneler aşılanırsa Türkiye’nin iktisadı değişir, binlerce ton kestane verir. Ne kadar zarar verilmeye çalışılsa da orman sürekli genişliyor. Rumlar hayvanları ormana otlatmaya götürürmüş. Ama nasıl? Bulgaristan’da da varmış bu iş. Çobanlara aşı yapmayı öğretmişler. Dağa, ormana çıkarken ellerine aşı kalemi alırlarmış. Elma, armut, kestane. Hayvanlar otlarken o da uygun ağaçlara aşı yaparmış. Yarısı tutuyor, yarısı tutmuyor. Bir sene geçiyor, iki sene geçiyor. Aşı yaptığı yere bir gidiyor ki, dallar meyve dolu. Küfelerle elma topluyor. Öyle parsellemişler ki, mesela ben gidiyorum bakıyorum senin aşı yaptığın ağaçlar meyve olmuş, sana haber veriyorum, git topla, sen gidip topluyorsun, bedava. Ne ilaç lazım, ne başka bir şey. Biz buraya geldiğimizde kiraz kurtlanırdı burada. Babam derdi kirazın kurtlandığını burada gördüm. Makedonyada kiraz kurtlanmaz. Burada da yukarı yapıcı köyünde, orası yüksekte kaldığı için kurt yaşamaz ölür. Burada ise kurtludur. Yani bilerek iş yapmak başka, bilmeden iş yapmak başka, maalesef bizim işlerimiz bilmeden yapılıyor.

    Dr. Kadir DADAN

    Doğa, Emek, Barış ve Demokrasi için mücadeleye devam

    Sosyal Medyada Ben

    © 2023 Tüm hakları saklıdır. Sayfa içerikleri izinsiz yayınlanamaz. Dr. Kadir DADAN